0

Dedem Cevat Hakkı Tarım ve Aile Biyografisi

 

Cevat Hakkı Tarım (1893-1964)                                                                                                 

 

Cevat Hakkı Tarım’ın yaşam öyküsü  bir ölçüde 1919-1964 arası Kırşehir tarihi’nin sosyal, kültürel, ulusal aydınlanmasının tarihidir. Cevat Hakkı Tarım’ın bir Kırşehirli olarak şehrine yaptığı katkı onun yalnız gazete, dergi, bedeneğitimi , tarih, coğrafya hocalığıyla sınırlı değildir. Kırşehir Gazetesi yoluyla  Kırşehir halkını elinden geldiği kadar aydınlatmaya çalışmış, Kırşehirlilere ilk yazılı tarihlerini kazandırarak kendisinden sonra gelecek Kırşehir tarihini araştıracaklara da döneminin bilgi eksiklerinden kaynaklanan ufak tefek yanlışlıklara rağmen bulunmaz bir kaynak bırakmıştır.

Cevat Hakkı Tarım’ın Kırşehir’e en büyük armağanı Kırşehir  hakkında 1938 yılnda ilk defa yazılmış olan Kırşehir Tarihi’dir. Cevat Hakkı Tarım’ın biyografik tanıtımına girmeden önce Kırşehir Tarihi kitabının Kırşehirliler için ne kadar önemli olduğunu yine bir Kırşehir sevdalısı olan araştırmacı yazar, tarihçi, arkeolog  Mehmet Göktürk’den dinleyelim;

Cevat Hakkı Tarım, “Kırşehir tarihi üzerine araştırmalar” kitabını 1938 yılında Vilayet Matbaasında bastırıp yayımladığında yurt içi ve yurt dışı bilim dünyasından dikkatler birden Kırşehir’e çevrilmişti. Açık ifadesiyle Anadolu’nun ortasında on bin civarında nüfusuyla “bakımsız kalmış”, çarşısı yeniden imar edilen bir şehirden bu denli önemli belgeler, kişilikler ve tarihi olayların bir bütün olarak ortaya çıkması beklenmeyecek bir şey değildi ama doğrusu her şey o kadar tarihin külleri arasında kalmıştı ki o yayınla şehir adeta bir kez daha küllerinden doğmuştu. Ulusal ve uluslar arası bilim ve kültür dünyasından kişiliklerin şehri ziyaretleri başladı. O yıllar, 1935 ve 1936 yıllarında çarşının imarı ve yeni kurulan halkevinin gerçekleştirdiği çalışmalarla gelişme yolunda uzun adımlar atıldı. Fakat değerli Tarım’ın kitabı küçük hacimlidir. Daha ziyade belgeler kitabıdır.[1]

Cevat Hakkı Tarım’ın dergilerde ve Kırşehir Gazetesi’nde yazdığı makaleler de dönemin ve geçmişin Kırşehir tarihine ışık tutar. Buradaki makaleleri ve  Osmanlıca olanları da günümüz Türkçesine çevrilerek toplu olarak yayınlanmalıdır. Mesela Kırşehir’de 1960’larda yayınlanan Kervansaray Dergisi’ndeki bir makalesinde Kırşehir’deki kervansarayları tanıtırken bu konuda kendisinin  bizzat duyduğu bilgiyide okuyucuyla paylaşarak Kırşehir Tarihinde unutulmaya yüz tutmuş bilgileri de aktarmış olur.

C.H. Tarım, dergideki bu makalesinde Kırşehir’de üç tane kervansaray olduğu bilgisini verir. Bunun  ilkinin Kervansaray Dağı’nın eteklerinde, ikincisinin şehrin 20 km güneyinde Kızılırmak nehrinin kıyısında Kesikköprü civarında ve üçüncüsünün de Malya Ovası’nın Çamalak köyünde bulunduğunu ifade eder. Ancak buradaki kervansarayın son temel taşının Çopanoğulları’nın(Çapanoğlu) Yozgat’ta yaptırdıkları Ulu Cami’nin inşaatında kullanılmak üzere söküldüğünü de bu köyün yaşlılarından dinlediğini ekler (C.H. Tarım, Kervansaray,  Nisan 1964:2)[2].

 

Kırşehirde kökenleri yüzyıllarca eskiye dayanan o dönemde Kocaağaoğulları olarak tanınan  ve eğitime oldukça önem veren aydın bir aileden gelir. Tarihi Doğu Roma- Bizans’a kadar uzanan çok eski bir yerleşim yeri olan ve Kırşehir merkezine 8 km uzakta olan Gölhisar (eski adı Gülpınar) çiftliğinin (sonradan köy ve mahalle oldu) büyük bir kısmının sahibi ve ileri geleni  olduklarından bu adla anılıyorlardı.[3]  Cevat Hakkı Tarım’ın aile kökeni  kendi araştırmasına göre   Horasan bölgesinde bugün Afganistan’ın kuzey bölgesinde kalmış olan Belh şehrinden yola çıkan [4] Horasan erenlerinden olup önce  Konya’ya sonra Kırşehir’e yerleşen Aşık Paşa’nın hocası olan ve türbesi Kırşehir İmaret Mahallesi’nde bir tepe üzerinde bulunan  doğum ve ölüm tarihleri  tahmini olarak bilinen Şeyh Hüseyin Mevlevi’nin oğlu olan, Süleyman Türkmani ( 1214?-1298) [5]‘ye kadar uzanır. Süleyman Türkmani vakıf secereleri günümüze kadar geldiğinden ailenin soyağacını takip etmek mümkün olmaktadır. Süleyman Türkmani’nin Arapça olarak 1297 yılında düzenlenen düzenlenen asıl vakfiyesi bugün elde mevcut olmamasına rağmen bu asıl vakfiyeye dayanarak 1817 yılında çıkartılıp Kırşehir kadısı tarafından tasdik edilen bir suret mevcuttur. Bu suret Cevat Hakkı Tarım tarafından yayınlanmıştır. [6]  Cevat Hakkı Tarım 1875 (H.1292) tarihinde vefat eden Kırşehir Mevlana dergahı şeyhi olup Süleyman Türkmani ailesinden gelen Hasan Efendinin babasının dayısı olduğunu belirtir. [7] Hakkı Efendi’nin annesinin adı  Fatma Hatun Süleyman Türkmani’den gelen Mevlevi şeyhi Hasan Dede’nin  kızkardeşi.  Süleyman Türkmani ile bağ buradan geliyor. Süleyman Türkmani vakfı  evlatlık vakıf statüsünde olduğundan Şeyh Süleyman Türkmani  Zaviyesinde  şeyhlik babadan oğula geçmekteydi. [8]

 

Süleyman Türkmani Zaviyesi’ne  tahsis edilen vakıf arazileri 1817 tarihli vakfiye suretinde belirtilmektedir. Bunlardan biri de sonradan  C.H.Tarım ailesine mülk olarak geçmiş olan Gölhisar’dır. Kayıtta Gölhisar  Mezraası olarak kayıtlıdır..Vakfiyede vakfa tahsis edilmiş olan yerlerin nasıl bir  statü ile tasarruf edildiğine, vergi gelirirnin hepsi mi yoksa bir kısmı mı vakfa ait olduğuna herhangi bir kayıt yoktur.  [9]

 

 

Kısacası Cevat Hakkı Tarım’ın babaannesi Süleyman Türkmani soyundandır.  Süleyman Türkmani bir Türkmen beyi olan ve Mevlana’nın babasının arkadaşı olan  babası şeyh Hüseyin ile 1224’te  küçük yaşta Anadolu’ya (Konya’ya) gelmiş ve Mevlana’nın ölümünden(1207-1273)   sonra muhtemelen 1284 civarı [10]  Kırşehir’e  yerleşmişti. [11]Süleyman Türkmani’nin  Kırşehir’deki türbesi birkaç defa yıkılıp yeniden yapıldığından en azından ölüm tarihini  belirten  kitabesi kaybolmuştur. Süleyman Türkmani Anadolu’da ilk defa Türkçenin en güzel örneğinde  eserler veren ve Türkçe’nin önemine ilk defa dikkat çeken Aşık Paşa(1272-1333)’nın da hocasıdır. Aşık Paşa’nın en önemli eseri Türkçe yazdığı  kültürel, ahlaki, felsefi, tasavvufi konuları içeren Garibnâme isimli mesnevisidir.

 

C.H. Tarım’ın annesi 12 çocuk doğurur bunun çoğu ufak yaşta vefat eder. Cevat Hakkı Tarım’ın  Ayşe Hatun/Kadın  adlı  kızkardeşi  25 yaşına kadar yaşar(1905) Süleyman Türkmani soyundan gelen Mevlevi  Şemseddin Efendi (1870-1924)   ile evlenir  iki kızı ve bir oğlu ( İlhami Türkmen ölm.1991) olur.  Bu sülale Süleyman Türkmani’nin İmaret mahallesi tekke sokaktaki Şeyh Süleyman Türkmani türbesinin uzun yıllar bakımını yaparlardı. [12]

C.H.Tarım’ın tek erkek kardeşi Fuat Tarım I. Dünya Savaşında Arap yarım adasında savaşırken İngilizlere esir düşmüş sonra serbest bırakılmıştı. Fuat Tarım abisi gibi edebiyat tarih işlerinden çok Ziraat Mühendisi olmasına rağmen çiftlikle değil bağ bahçe işleriyle uğraşmasını severdi. Ailede erkek çocuğu olmamış Fuat Tarım’ında üç kız çocuğu olmuştu.

C.H.Tarım 1911 yılında 18  gibi çok genç yaşta atıldığı memuriyet hayatını şöyle anlatır;[13] Babamla çok iyi görüşen  muhasebeci Faik Beybazı bazı günler bize gelir  babamla, oturup edebiyat, tarih, ve felsefeden tatlı sohbetlere dalarlar arada da bana şiirler okuturlardı. Yine birgün Faik bey ile yaptıkları  bir görüşmede bana yaptıkları istek üzerine Tevfik Fikret’in ‘Ferda’ şiirini ezberimden okumuştum. Okuyuş tarzımı çok beyenen Faik bey babama dönerek ‘Hocam dedi’ Cevad’ı muhasebe kalemine alalım. Hiç olmazsa  İstanbul’a gidinceye kadar oyalanmış ayda alacağı bir lirayı da  cep harçlığı yapmış olur’ dedi. Faik bey                       II. Abdülhamid’in  Rusya Harbini bahane ederek  kapattığı birinci Meclis-i Mebusan’ın Niğde mebusu Muhiddin beyin oğluydu.

Faik beyin teklifi  benim de hoşuma gitmişti. Ayda alacağım bir altın lira o devre göre azımsanacak bir para değildi.  İki gün sonra 5 Kasım 1911’de  muhasebeye  mülazım (acemi hizmetli) olmuştum. Koca odanın kapıya yakın bir yerinde bir masa gösterdiler oturdum.  Vazifem gelen giden evrakı kaydedip  numaralamak, arasırada da verilen  müsveddeleri  beyaza çekmekti.  Yavaş yavaş müsvedde yapmaya da başlamıştım.

Bu müsveddelerde tarihi yazarken klasik, gekeneksel  usüle aykırı olarak tarihi kağıdın baş tarafına yazmışım; karşımızdakinin  mevki ve rütbesine göre yazılması gereken  Rifatlü, İzzetlü, saadetlü’ gibi elkapları (   toplumsal durumuna göre alınan sanları)ihmal etmişim. Yazının sonunu emrüfermen, olbapta gibi ifadelerle bitirmeyişim imzanın üzerine bende işaretini koymayışım  karşı masada oturan kalemin başkatibinin  takma dişlerini gıcırtatarak homurdanmasına sebep oluyordu. Muhasebeci  Faik beyin bana karşı olan müsamasını bildiği için ses çıkartamıyordu. Aslında bu değişiklikleri hoş karşılamasından sesini çıkartmıyordu.

Ben bunları kendiliğinden icat etmiş değildim. Mercan İdadisinde edebiyat hocamız olan  rahmetli Celal Sahir beyin kitabet dersinde verdiği örneklerden ilham alıyordum. Hürriyetin ilanıyla mevki ve rütbeye göre yazılan sanlar iptal  edildiği bir devirde insanın insana kul olucağını bir türlü aklım almıyordu. Üstümüzdekilerini abartılı ifadelerle göklere çıkartıp şımartan, altımızdakilerini küçülten  bu müdahaneler (dalkavukluklar) tabasbuslar (yaltaklanmalar) değilmidir? ….Son yıllardaki demokrasi tarihimizde baştakileri yüceltmek için  epey  dalkavukluk örnekleri yaratmamışmıydık. .’ Bu ifadeler aslında C.H.Tarım’ın ölene kadar muhafaza ettiği onurlu durma dürüst olma, kendi menfaatı için  kimseye dalkavukluk yapmadan onurlu aydın olma mücadelesi veren karakterinin de bir yansımasıydı.

 

Cevat Hakkı Tarım Bey ile kendisinden yedi yaş büyük CHP Kırşehir il idare kurulu reisi ilkokul mezunu olan Mehmet Seyfelioğlu (1886-1953) arasında 1934 yılına gelindiğinde belli husumetler göze çarpar. Kırşehir’de matbaacılık faaliyetlerini bir süre sekteye uğratan Mehmet Seyfeli’nin Cevat Hakkı Tarım Bey’i CHP Katibi Umumiliği’ne şikayet etmesi ile başlayan bu sürtüşme dikkat çekici bir durumdur.[14]  Fakat bu olaydan iki sene sonra Mehmet Seyfelioğlu hakkında yolsuzluk yaptığı iddiasıyla bir kısım  Kırşehirli nin  Halk Partisi’nin  genel merkezine şikayette bulundukları resmi kayıtlara geçmişti.  Mehmet Seyfelioğlu 5. Dönem 1935-1938 arası ve 6. Dönem 1939-1943 arası iki dönem  Kırşehir’den milletvekilliği yapmıştı.

 

İşin enteresan tarafı, 1936 yılında Kırşehir CHP Başkanı ve Saylavı Mehmet Seyfelioğlu hakkında yolsuzluk yaptığına dair şikâyet telgrafları gündemi oldukça meşgul etmişti. Dâhiliye Vekâleti, bahsi geçen konuları araştırması için parti müfettişine direktif vermişti. (Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi-BCA, 490.01.674.274.1/16-50)[15] Bugünde olduğu gibi o günde iktidarın iktidardaki partinin nimetlerinden faydalanmak için köşebaşlarını tutmuş kişiler her zaman olduğu gibi o zamanda vardı. Cevat Hakkı Tarım gibi Kırşehir halkının sevgi ve saygısını kazanmış  son nefesine kadar Kırşehir ve halkı için kendisini adamış onurlu duruşundan taviz vermemiş, haksızlığın hep karşısında durmuş ve bu idealleri  için canla başla çalışmış bir kişi bile politik oyunların, çekememezliğin kişisel egoların, kurbanı olmaktan kaçamamıştır.

 

 

C.H.Tarım ilk evliliğini 1914 yılında 21 yaşındayken Osman Bölükbaşı (1913-2002)’nın[16] halası ile yapmıştı. Osman Bölükbaşı’nın diğer halası Gülizar Nine çok akıllı ve şair bir kadındı . İrticalen şiirler söylerdi.[17] İlk eşi İspanyol gribinden  vefat edince Yunanistan’daki Yanya şehrinin 1913 yılında Osmanlıların elinden çıkmasıyla ailesiyle  İstanbul’a  göç etmiş olan Ülfet hanımla (1903-1996) 1919 yılında (26 yaşında)  evlendi. Üç kızı oldu (Türkan 1920-2012)Handan(1924-2013) Vildan (1927-  )

Soyadı kanunundan önce Kocaağaoğlu olan lakapları, 1934 yılında çıkan Ocak 1935’de yürülüğe giren soyadı kanunu çıkınca birçok soyadı nüfus memurlarının önerisiyle alındığından o dönemde Ağa, hacı, hafız, hoca, efendi gibi  ünvanların alınması ve kullanılması yasak edildiğinden aile bugünkü Gölhisar köyünün( o dönemde çiftlik) topraklarının büyük oranda sahibi olduğundan nüfus memuru da siz toprak sahibisiniz size Tarım soyadı uygun düşer demesiyle bu soyadı alınmıştı.

Cevat H. Tarım babasının kısa hayat hikayesini  anlatan Babam Kocaağaoğlu Hakkı Efendi  isimli kitabında[18] aileyi anlatırken  büyük dedelerinden  Ahmet Ağa’nın Yeniçeri ordusunun ortadan kaldırılmasıyla (1826)  ve Nizam-ı Cedit  ordusunun kurulması ile Anadolu’da ileri gelen Ayan ve eşraf ailelerinin çocukları toplanıp İstanbul’da yeni kurulan Nizam-ı Cedit  ordusuna gönderilmişti.  Cevat H. Tarım’ın büyük dedesi de bu orduya katılarak burada yüzbaşılık seviyesine kadar yükselmişti. Ahmet Ağa’nın oğlu  Himmet Ağa Kırşehir Gölhisar’da toprağında çiftçilik yaparken  devlet tarafından Kaymakam ( Müsellim) olarak atanmıştı.

Nizamı Cedit subayı Ahmet Ağa’nın oğlu devlet tarafından kaymakam atanan Himmet ağa ve onun oğlu da C. H. Tarım’ın babası kendisini çok iyi yetiştirmiş ve büyük bit kütüphaneye sahip olan Kocaağaoğlu Hakkı Efendi (1853-1926) ‘ydi. Hakkı Efendi büyük toprak sahibiydi ve  o dönem iyi eğitim alma kurumlarından yoksun olan Kırşehir’de[19] kendi kendisini yetiştirmiş çok geniş bir kütüphaneye sahip olmuştu. Hakkı Efendi’nin döneminin çok ilerisinde modern düşünce tarzını yoğuran tecrübesi genç yaşındayken askerliğini iki yıl Selanik şehrinde yapmış olmasıydı. 19 yüzyıl’da Selanik şehri modern fikir akımlarına açıklığı , özellikle Yahudi dönmesi Müslüman aydınların liderliğinde çağdaş eğitim kurumlarının arkası arkasına açılması ile[20] bir Müslüman şehrinden çok bir Avrupa şehrine benziyordu.  Bu şehir kültür çeşitliği, değişik fikir akımlarının kaynaştığı  çağdaş yaşam ve düşünce bakımından  o dönemin Avrupa’sının en göze batan   şehirlerinin biriydi. Atatürk’ün fikir dünyası da bu şehirde yoğrulmuştu.

Hakkı Efendi askerlik dönüşü çok geniş bir dünya görüşüne sahip devamlı okuyarak kendisini geliştiren bir aydın olarak Kırşehir’e dönmüştü. Bundan dolayı birçok önemli bürokratik görevlere atandı.   Kırşehir’de 1889 yılında (21 Teşrinisani 1306) Belediye Başkanlığı  [21], Mahkeme Katipliği, Kaymakam Vekilliğine kadar çeşitli devlet görevlerinde bulunmuştu. Aynı zamanda Türkiye tarihine ışık tutacak belge ve yazma eserleri biriktiriyor makaleler yazıyordu. Özellikle oğlu Cevat Hakkı Tarım babasının bu çağdaş dünya görüşünden eğitime verdiği önemden ve okuyup yazmasından etkilenip  babasının izinden yürüdü. Babasından kendisine miras kalan belge ve kitaplardan oğlu C.H.Tarım Kırşehir Tarihi kitabını ve makalelerini yazarken oldukça faydalandı.[22] Cevat Hakkı Tarım Gölhisar köyünde(çiftliklerinde)[23] büyük topraklara sahip olmasına rağmen   ilk defa 1892 yılında  açılmış olan  o dönemde Kırşehir’de en yüksek eğitim kurumu olan kendisinin de mezun olduğu İdadi  ’de [24] öğretmenliğine başlar. Burada  diğer  kültürel edebi çalışmalarının yanında on sekiz yıl beden, tarih, coğrafya hocalığı  yapar.[25] 1920’lerin başında Kurtuluş Savaşı yıllarında  savaştan çıkmış talebelerin okula gelirken bile üzerinde doğru dürüst giyecek elbiseleri olmadığını aç karnına okula geldiklerini ülke halkının büyük fakirlik ve yoksunluk içinde olduğunu 8 Temmuz 1959 tarihli Kırşehir gazetesinde anlatır. C.H.Tarım kendisini eğitime adar tarihi kültürel  araştırmalar yapmaya eserler makaleler yazar.

Kurtuluş savaşı son yıllarında Dirlik[26] adlı bir dergi yayınlar. Kendisi Kurtuluş Savaşının  döneminde Kırşehir’de  bağımsızlık ve direniş bilinci ile  milli kamuoyu yaratan  gençlik önderlerinin başında geliyordu. Birinci TBMM’nin  çalışma devresi yıllarında  Kırşehir  Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin sekreteri idi. Babası Hakkı Efendi de bu cemiyetin üyelerindendi. [27]

 

Cevat Hakkı Tarım aynı zamanda milli egemenlik ve bağımsızlığa duyarlı Kırşehir Gençliği, tarafından 1918 Şubat ayında Kırşehir Gençler Derneği’nin kurucularından ve en faal elemanlarından biriydi. Bu tip kuruluşlarla  halkı bilgilendirmeye ve örgütlendirmeye çalıştılar.[28]24 Aralık 1919’da Kırşehir’e gelen Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti, Derneği ziyaret ederek övgü ve takdirlerini bildirmişlerdi. Birinci Dünya Harbi sonrasında Kırşehir’de böyle bir derneğin kurulması ve hemen çalışmalara başlaması, Mustafa Kemal Paşa’nın Kırşehir’e gelişlerinde, dernek binasını ziyaretleri sırasında, dernek yöneticilerinin Mustafa Kemal Paşa tarafından övgüye değer görülerek takdir edilmelerine neden olmuştu. Mustafa Kemal Paşa bu takdirlerini, dernek hatıra defterini kendi el yazılarıyla imzalayarak belgelemişti.Atatürk’ün Kırşehir Derneği’ndeki söylevi bir tarihi belge olarak Atatürk’ün sağlığında Cevat Hakkı Tarım tarafından 30.08.1936 tarihli Kırşehir Gazetesi’nde yayınlanmış, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü tarafından tarihi belge olarak alınmıştır.[29]

Kırşehir halkı Aşıkpaşa gibi Türk kimliğini dilini korumak için mücadele eden Ah Evran gibi toplumu örgütleyenlerin Kırşehirde bıraktıkları mirası örgütcülükleri bağımsızlıkları için savaşmaları, Türk kimliğini korumaları yolunda  devam ettirmişler Kırşehir halkının Milli Mücadeleye destek olmasında önemli rol oynamışlardır. İşte bunlardan biri de C.H.Tarım idi. Cevat Hakkı Tarım yalnız eğitmen, yazar, yönetici, kültüradamı değil aynı zamanda bir aksiyon adamıydı ve her zaman topluma faydalı olmak toplumu bilinçlendirmek için  için  hayatın içinde oldu.

C.H.Tarım 1925 yılında  32 yaşındayken Kırşehir’de  Vilayet matbaası kurulduğunda Kırşehir adıyla haftalık bir gazete çıkartılır ve C.H.Tarım matbaanın müdürlüğüne atanır. [30] C.H.Tarım, Kırşehir gazetesini ufak tefek kesintilerle yaşamının son yıllarına kadar kendi imkanlarını da kullanarak yaşatmaya çalışır.

 

‘Erken cumhuriyet döneminde Kırşehir’de yayın faaliyetini sürdüren ve haftalık olarak çıkan Kırşehir Vilayet Gazetesi kentte, o dönem için, önemli bir boşluğu doldurmaktadır. Kırşehir Vilayet Gazetesi 03.02.1925 tarihinde kurulmuştur (BCA., 490.1.0.0.1372.551.2.43). Ankara’da Gazi Mustafa Kemal Caddesi Hususi Daire’de basılan gazete, dönemin politik olayları ile kültür ve sanat haberlerine yer vermektedir. Gazetede aynı zamanda şehirde ve çevre illerde yaşanan olaylar yer alır. Kentte önemli bir sorumluluk üstlenen gazetenin sahibi Cevat Hakkı Tarım Bey’dir. Gazete’nin ilk çıktığı günden itibaren müdürlüğünü yürütür ve aynı zamanda da matbuat müdürlüğü  yapar.  ….. 1964-1965 Türkiye İstatistik Yıllığı’nda 1958 ile 1965 yılları arasında Kırşehir’de matbaanın olmadığı kaydedilmektedir (Türkiye İstatistik Yıllığı 1964/1965:215). Kırşehirli gazeteci Dursun Yastıman’ın[31] şu sözleri “27 Mayıs 1960 ihtilâlinden sonra Vali Nevzat Baykal’ın kafası kızarak matbaayı satmaya karar vermesi ve hepsi Kırşehirli olan İl Daimi Encümeni Üyelerinin bu karara tepkisiz kalmaları, matbaanın ihaleyle satılması sonucu kurucusu ve başyazarı olduğu Kırşehir Gazetesi’nin yayınına son vermesi Cevat Hakkı Tarım’ı çok üzmüş ve giderek çökertmişti” (Yastıman, 28.12.2015, Kırşehir Çiğdem Gazetesi) [32]

 

1927 yılında Cumhuriyet döneminin ilk nüfus sayımından elde edilen verilere göre Türk halkının %87 fazlası okuma yazma bilmemekteydi. 1920-1940 arası Kırşehir halkın ortalama olarak  % 90’nın çiftçi, % 5’i tüccar ve zanaatkâr diğer % 5’i de amelelilik ve çobanlıkla uğraşıyordu. Bölgenin genelinde çiftçilik yaygındı. Okuma yazma oranı çok düşüktü. Böyle bir ortamda gazete çıkartmak kitap yayınlamaya çalışmak çok büyük idealist bir kişiliğe ve düşünceye sahip olmakla mümkündü.

 

Kırşehir’in basın tarihinde  Cevat Hakkı Tarım’ın çok önemli yeri vardır.  Cumhuriyet’in ilânından hemen sonra Özel İdarece “Kırşehir” adıyla yayınlanan gazete o yıllarda olduğu gibi elle dizilip, elle basılan bir yayın organı olarak zor şartlar altında Kırşehirlilere hizmet verir. Cevat Hakkı Tarım bu gazetenin baş yazarı olarak yalnız haber vermez  Kırşehir kültürü tarihi, ekonomik durumu hakkında da okuyucuyu bilgilendirir. [33]

 

3 Şubat 1925 yılından itibaren haftalık olarak çıkan Kırşehir  Gazetesinde  Kırşehir halkını   bilgilendirmek eğitmek amacıyla gazeteyi çoğunlukla bedava dağıtırdı. Köy muhtarlık odalarına Kırşehir gazetesini yollayarak kırsal bölgedeki halkı da bilinçlendirmeye çalışırdı.   5 Ocak 1938 tarihli Kırşehir gazetesinde, halkı, demokrasi ve  halkcılık konusunda şöyle bilinçlendiriyordu; ‘Tarih bize haber veriyor ki halka gönülden bağlanmayan , kuvvetini halktan almayan  idareler çabuk yıpranmıştır. Halka en faydalı  idare , Cumhuriyet ve demokrasi yolunda yürüyen idaredir. …Halkçı idarelerde  kral yoktur, padişah yoktur., şeyh yoktur, ağa yoktur. Kolunun kuvveti-zorbalık ve kulluk seviyesine inme (zillet)  ile değil, kafası, ehliyeti, liyakatı, ve fazileti ile  yerini alan …bir idare vardır. .’

Cevat Hakkı Tarım halkı bilinçlendirmek için  gazetede sık sık Kırşehir’in büyük boy haritasını basar . Bu haritanın üzerinde Kırşehir’deki halı dokuma yerleri,  maden kaynakları, tarihi yerleri gibi önemli noktalar gösterilerek halka tanıtılır. Cevat Hakkı Tarım’ın Kırşehir Tarihi Üzerine Araştırmalar [34]adlı kitabını Kırşehir Vilayet Matbaası Müdürlüğü görevinde iken 1938’de kaleme almıştır. Eserin en önemli özelliği, yayınladığı tarih itibariyle, Cumhuriyet döneminde Kırşehir tarihi üzerine yapılan ilk  detaylı çalışma  olmasıdır.

C.H.Tarım Kırşehir’deki tarihi sanat eserlerini de tespit edip onların korunması için mücadeler verir. Kaybolan sanat eserleri hakkında da bilgiler verir. C. Hakkı Tarım, Kırşehir’de yayınlanan Nisan 1964 tarihli Kervansaray Dergisi’nde  Kırşehir’de üç tane kervansaray olduğunu ilkinin Kervansaray Dağı’nın eteklerinde, ikincisinin şehrin 20 km güneyinde Kızılırmak nehrinin kıyısında Kesikköprü civarında ve üçüncüsünün de Malya Ovası’nın Çamalak köyünde bulunduğunu ifade eder. Ancak buradaki kervansarayın son temel taşının Çopanoğulları’nın Yozgat’ta yaptırdıkları Ulu Cami’nin inşaatında kullanılmak üzere söküldüğünü de bu köyün yaşlılarından dinlediğini ekler (Tarım, Nisan 1964:2).[35] 

1950’li yıllarda yazdığı bir makalesinde eski eserlerin korunması kurtarılması hakkında yaptığı mücadelesini şöyle anlatıyor; ‘Kırşehir’de kalan son tarihi kırıntıları da mahvolup gitmekten  kurtarmak amacıyla Maarif Katibi rahmetli Hacı İbrahim Efendi ile birlikte bütün mezarlıkları, türbe hazirelerini, mahalle aralarını ve evleri arayıp tarayıp ne kadar tarihi kıymete haiz taşlar varsa  kaledeki Alaeddin Camiine taşıdık. Bu topladığımız çok kıymetli eserler arasında Aşık Paşa( 1272-1333  )’nın babası Muhlis Paşa’nın hanımına ait bir kenarı kırık mezar taşı da mevcuttu. Bu suretle  de mescitler ve camileri  tehdit ve tasnife tabi tutan  bir karar gereğinde  idam ilanı  boynuna asılan  bu tarihi binayı(Alaeddin Cami’ini) da kurtarmış olduk.

C.H.Tarım  Kırşehir ve Türk tarihi ile Türk diline, Türkçeye çok önem verirdi. 1 Ekim 1937  tarihli Kırşehir gazetesinde  Tarih ve Dil başlıklı yazısında şöyle diyordu;  ‘Tarih bir ulusun yaşama, kaynaşma (birlik-beraberlik) iradesini bağrında toplayan, çelikleştiren(güçlendiren) bir kaynak, nesillere istikbal (gelecek) yollarını aydınlatan bir ocaktır….Dil de bir ulusuı  sürü anlayışından (mefhum) ayıran, toplumu birbiriyle anlaştıran,  kaynaştıran bir bağdır. Dil söyler tarih nakleder. Gelen nesiller , geçen nesillerin  sesini, sevgisini, duygu ve düşüncesini tarih denen bir ayna içinde seyreder….’

Eğitimciliğinin yanı sıra beden hocalığı, Kırşehir’de çeşitli spor  ve futbol takımları kurar.  Bunun yanında Tarih ve anı kitapları yayınlar Kırşehir Belediye Başkanlığı(1944-1946) 1950’nin başında birkaç yıl  Ankara Çocuk Esirgeme Kurumu’nda yöneticilik yapar.  Bir arada İstanbul’da Ahmet İhsan Matbaası’nda  çalışır. Fakat Kırşehir sevgisi onu Kırşehir’e döndürüp bu şehre hizmete vefatına kadar devam  ettirir.

1931 yılında C.H.Tarım bir vazife nedeniyle  İstanbul’a gittiğinde  bir sandık içinde bulunan çok önemli tarihi  belgeler eve devamlı gelen bir hizmetli tarafından bakkala satılır ve  bu tarihi belgeler böylece kaybolur. Bütün bu şansızlıklara rağmen Cumhuriyet Türkiyesi’nde ilk defa ve en kapsamlı yazılmış Kırşehir Tarihi kitabına ek olarak büyük kısmını tamamladığı Kırşehir Tarihi ve Coğrafya Ansiklopedisi’ni ve diğer irili, ufaklı eserlerini ülkeye kazandırır. C.H.Tarım aynı zamanda hem Türk Dil Tarih Kurumu’nun hem de Türk Dil Kurumu’nun üyesiydi.  Prof. Fuat Köprülü(1890-1966) , Prof. Feridun Nafız Uzluk(1902-1974), Alman oryentalist ve Ahilik uzmanı Franz  Taeschner (1888-1967) Kırşehir’de uzun süre kalan Alman Hindolog  Walter Ruben(1889-1982)  gibi bir çok ilim adamlarıyla görüşüyor fikir alışverişinde bulunuyordu.

1935 yılından itibaren Kırşehir’e çok sayıda  Yahudi kökenli Alman ve az sayıda Avusturyalı  akademisyenler bürokratlar[36] aileleriyle beraber gelmişler [37] ve  çeşitli mahallelerde kalmışlardı.[38] Bu çok iyi eğitim almış mesleklerinin zirvesinde olan kişiler o dönem Kırşehir’in entellektüel yaşamını zenginleştirdiler. Bundan en çok faydalanan da C.H.Tarım oldu.

Çok iyi Arapça-Osmanlıca-Türkçe konuşan ve yazan Ahîlik ve onun zihniyet dünyasını teşkil eden fütüvvet uzmanlık alanı olan[39] Franz Taechner Almanya’ya geri döndüğünde özellikle Ahilik ve Ahi Evren konusunda Cevat Hakkı Tarımla  karşılıklı yazışmaları devam etmişti.  İngilizce yayınlanan İslam Ansiklopedisinde Kırşehir ve Ahilik –Ahi Evran maddelerini yazan  Taechner [40]Osmanlı’nın  ilk dönemlerinin de uzmanı olan  Alman tarihci Paul Wittek’in de arkadaşıydı.[41]

Cevat Hakkı Tarım I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı dönemlerinde  askerliğini yedek subay olarak yapar. Kurtuluş Savaşı’nın başlangıç evresi olan Kuvayı Milliye döneminde  Kırşehir bölgesinde düşmanların atandan atılması için kamuoyu yaratan gençlik önderlerindendi. Kurtuluş Savaşı öncesi ve sonrası Mustafa Kemal’in yanında yer alan dönemin Kırşehir Müftüsü  ve C.H.Tarımın’da halasının oğlu[42]  olan  Müfit Hoca (1879-1958)’da bu oluşumun liderlerinden di. [43]  C.H.Tarım yaşadığı süre içinde siyasi bir hırsa kendisini kaptırmamış, makam, sandalye parti mücadelelerine girmemiş yalnız yaşadığı şehri, ülkesini ve halkı düşünmüştür. Hayatını halka adamış, paraya önem vermemiş, sade ve mütavazi bir yaşamı seçmiş olup dürüstlüğü , saygınlığı, kültürü ve bilgi birikimi ile Kırşehri’nin ve ülkenin yetiştirdiği ender  şahsiyetlerdendi. [44]

C.H.Tarım 16045 numara, 21041 sicil kaydıyla  869 sayılı kanun ile  30 Mayıs 1926 tarihinde verilmiş İstiklal Madalyası sahibiydi.

[1] Mehmet Emin Turpçu,  Arkeolog Mehmet Göktürk’le Kırşehir Tarihi ve kültür varlıkları üzerine söyleşi. Aşıkpaşa Gazetesi, 11 Haziran 2014

[2] Yrd. Doç. Güneş Şahin (Van Yüzüncü Yıl Üniv.Tarih Ana Bil. Dalı) Kırşehir Basını’ndan Bir Örnek: Kervansaray Dergisi,(basılmamış makale)  2017

[3] Gölhisar 1940’lı yıllara kadar Cevat Hakkı Tarım’ın dedesi, babasına ve akrabaları İlhami Türkmen’e ait bir çiftlikti. Sonraları çiftlik Cevat Hakkı Tarım ve kardeşi Fuat Tarım’a miras olarak kaldı. Cevat Hakkı Tarım’ın kendisini kültüre, edebiyata, tarihe Kırşehir insanını aydınlatmaya vermesi kardeşi Fuat Tarım’ın da çiftlikle ilgilenmemesi her ikisisnin de üçer kız çocuğu olup erkek çocukları olmaması nedeniyle çiftlik ile ilgilenmedi ve uzun süreyi kapsayan bir dönemde parça parça satıldı. Artvin, Ardahan ve Erzurum yöreslerindeki insanların göçleriyle çiftlik kozmopolit bir köye dönüştü. Bugün mahalle statüsündedir.

[4] Horasan Farca bir ifadedir güneşin doğdu yer anlamına gelir  ve geniş bir bölgeyi ifade eder. Aslında Horasan’ın coğrafyası Ceyhun ırmağı boyunca onun sağ ve sol taraflarında kalan bölgelerdir.  Bugün o dönemlerde bu ifadenin tam olarak hangi coğrafi bölgeyi ve şehirleri kapsadığı tartışmalıdır. Horasan denen geniş coğrafyadaki balıca şehirler, Merv, Herat, Belh ve Nişabur olarak sayılabilinir.   Bazı tarihçiler,  gezginciler İslam tarihinde adından sıkca bahsedilen Gazne ve Kabul şehirlerini’de  Horasan sınırları içinde gösterirler. Günümüzde İranTürkmenistanÖzbekistan ve Tacikistan sınırları içinde kalan ve Ceyhun Nehri boyunca uzanan tarihsel bölge de bazı kaynaklar tarafından Horasan sınırları içinde gösterilir. Yine Maveraünnehir,  denilen Orta Asya’daCeyhun (Amu Derya) ve Seyhun (Siri Derya) nehirleri arasında kalan tarihi bölge de Horasan sınırları içinde gösterilir. Bütün bu bölgeler Sasani İran’ın kuzeydoğusundadır. Kısaca özetlersek Eskiden Horasan bölgesi bugün  İranAfganistan,  TacikistanTürkmenistan‘ın ve Özbekistan‘ın bazı bölgeleri gibi geniş bir bölgeyi kapsar. Bundan dolayı  Horasan’dan geliyor dendiğinde olayı daha iyi anlamak için muhakkak bir şehir adı belirtmek gerekiyor.

Prof. Sebahattin Samur( Erciyas Üniv. İlahiyat Fak.) İslam Coğrafyacılarına Göre Horasan; Yeri ve X yüzyıldaki Durumu,  (Bilimname IX, 2005/3 S.89-104 )

[5] Bir Türkmen aşiretiyle beraber Anadolu’ya gelen ve Konya’da Mevlana ile beraber olan ondan ders aldığı söylenen  Süleyman Türkmani hakkında Cevat Hakkı Tarım’ın Kırşehir Tarihinde  Mevlana ve Mevleviler adlı eserinde şöyle not düşer ; Divan edebiyatı mesnevi şairlerinden ‘Bursalı  Lami Çelebi-1472-1533(L.  Mahmut bin Osman)  Molla Cami(141-1492)’den   tercüme ettiği Nefahat’ül-Üns(Evliya Menkıbeleri) 652. Sayfasında  Süleyman Türkmani adında  görünüşte şeriat ahkamına riayet etmeyen  Melami meşrebli  bir kimseden bahseder. (Abdürrahim Cami (Molla Cami), Tercüme-i Nefahat ül-üns (fütuh ul-mücahidin li-tervih kulüp ül-müşahidin (İstanbul: İstanbul: Dar üt-tıbaat ül-amire, H. 1270 M. 1852, S. 652)

Mevlana’nın  Şems’i aramak için  gizlice Şam’a gönderdiği  kişiler arasında Süleyman Türkmani’nin de olduğu tahmin edilmektedir. Mevlana’nın oğlu Sultan Veled Hüsameddin Çelebi’nin 1284 tarihinde vefatı üzerine, Mevlevî şeyhi olduktan sonra Süleyman Türkmani’yi  Kırşehir’e  Mevleviliği yaymaya göndermişti. Fakat o dönemde Mevlevilik bütün kurallarıyla yerine oturmamıştı. Sultan Veled ölümüne kadar (1312) belli kuralları tespit etmeye çalıştı. Mevlana döneminde Mevlevilik olmadığı gibi bugün bizim anladığımız şekilde kılı kırk yararcasına şeriat kurallarını takip eden bir tarikat değildi. Dans , müzik, şarap tamamen uzak durulan şeyler değildi. Mevleviler oldukça uçta bir tarikat olan Kalanderiler ile de yakın ilişki içindeydi. Bu bilgilerin ışığı altında   Molla Cami’nin Süleyman Türkmani için şeriat kurallarını takip etmiyordu demesi okuyucuyu yanıltmamalıdır.

[6] Cevat Hakkı Tarım, Kırşehir Tarihi Üzerine Araştırmalar,I Kırşehir: 1938 s.82-85)

İlhan Şahin ,Tarih İçinde Kışehir (İstanbul: Eren Yay. 2011, s.134)

[7] Cevat Hakkı Tarım, Babam: Kocaağaoğlu Hakkı Efendi , (Ankara: 1949, s.8)

Cevat Hakkı Tarım, Kırşehir Tarihinde Mevlana ve Mevleviler(Kayseri: Sümer Matbaası, 1961, s8)

TBMM 1. Dönem‘de Kırşehir milletvekilliği yapmış din adamı ve hukukçu olan oğlu Sahir Kurutluoğlu (1910-1992) ’da  Adalet Bakanlığı yapmış olan Müfit Hoca(Ahmet Müfit Kurutluoğlu 1879-1958)’da Cevat Hakkı Tarım’ın akrabası olup anne tarafından Süleyman Türkmani’den geliyordu. (Kaynak : Kırşehir Tarihinde Mevlana ve Mevleviler, s.12)

[8] İlhan Şahin ,Tarih İçinde Kışehir (İstanbul: Eren Yay. 2011, s.134)

[9] İlhan Şahin, Tarih İçinde Kırşehir, (İstanbul: Eren Yay. 2011, s.135-136)

[10] Bazı kaynaklar Mevlana’nın ölümünden yani 1273 yılından sonra Kırşehir;’e yerleştiği söylenip yerleştiği tarihi 1239 yılı vererek  tarihi bir yanlışlığa düşmektedirler. Kırşehir Valiliği Web sayfası da bu tarih yanlışlığa düşmüştür.( http://www.kirsehir.gov.tr/sol_alt/turkmani.htm) İyi bir araştırmacı ve benim de dostum olan  olan Erdoğan Aslıyüce’nin ‘Türk Dilinin Başşehri Kırşehir’ adlı eserinde,  Süleyman Türkmani Mevlana 1273 yılında  ölünce oğlu Sultan Veled’in müridi olmuştur deyip arkasından da 1239 yılında Sultan Veled’in telkiniyle Kırşehir’e gelmiş diyerek istemeden  tarihi bir yanlışla yol açıyor.(Erdoğan Aslıyüce, Türk Dilinin Başşehri Kırşehir,(İstanbul: Yasevi Yay. 2009, s. 221)

Bir kere 1239 yılında Mevlevilik diye yolu yordamı çizilmiş bir tarikat yoktu. Ayrıca Sultan Veled  (1226-1312) 1239 yılında 13 yaşında bir çocuktu.  Ayrıca bu dönemde Mevlana Camii’lerde vaaz veren ders veren bir hocaydı. Ondaki büyük değişim 1244 yılında Şemsi Tebrizi ile Konya’da karşılaşınca oldu. Bir kere Mevlana döneminde kesinlikle Mevlevilik diye bir ey sözkonusu dahi değildi. Ayrıca Mevlana öldükten sonra 1273 yılında posta oğlu Sultan Veled değil Mevlana’ın en önde gelen talebelerinden olan ve Mesnevi’nin yazılmasına Mevlana’yı teşvik eden ve bizzat Mesnevi’yi Mevlana’nın ağzından yazan Hüsameddin Çelebi oturdu

Hüsameddin Çelebi’nin 1284 yılında vefatı üzerine, Sultan Veled posta oturdu ve  Mevleviliğin temel ilkelerini ve düşüncesini sistematik bir hale getirerek Mevleviliği kurdu. Bundan dolayı Süleyman Türkmani Kırşehir’e 1284 yılından sonra gelmiş olmalıdır.

[11] Süleyman Türkmani  hakkında fazla bilgi yok günümüze kadar bir eseri gelmiş ( Evliya Biyografisi-Tezkiresi/Tezkire-i Evliya ). Şeyh Süleyman Türkmani ‘nin elimizdeki en büyük kaynağı vakfiyesidir. Bu kayıtlar da Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivlerinden Türkmani  Vakfiyesini 1234 yılında hazırlamış. Dönemin Selçuklu sulatın  tarafından tasdik edildiği ve yürürlüğe girdiği görülmektedir. Bu, cumhuriyet döneminde korunmuştur. Bu vakfiyelerin varlığı hala sürmektedir. Kırşehir‘de hala bu vakfın devamı olan arsalar vardır. Tapu kayıtlarında, kent merkezindeki İmaret Tepesi’nde Şeyh Süleyman Türkmani’nin türbesinin etrafındaki araziler var. Tapu kayıtlarına göre Boztepe ilçesinin tamamı Şeyh Süleyman Türkmani Vakfı’na ait. Yine bu ilçeye bağlı Karacaören belgesinin arazilerinin tamamı vakfa ait. Kırşehir merkezde Ahi Evran, Aşık Paşa ve Kayabaşı mahallelerinde 16 parsel. Merkezde iki çiftlik bir hamam, yine Kırşehir‘de 15 köy, Nevşehir‘in  Hacıbektaş ilçesine bağlı 1 köy bu vakfa aittir.” Yüzyıllardır arşivlerin tozlu raflarında unutulmuş bu belgeler. 2013 yılında Kredi ve Yurtlar Kurumu Kırşehir Kervansaray Yurt Müdürü Faruk Şahin çalışmaları sonucu ortaya çıkarılıyor. Bütün bunlara rağmen Kırşehir’de Türk kimliği ve dünya görüşü hakim olduğu için  Mevlevilik etkin ve yaygın olamamıştır.

[12] Kırşehir’de son  Mevlevi Dergahı  Şeyhi Mehmet Refik Efendi ( 1863-1940) idi.

[13] Bu hatırasını yayınlamamıştır. Daktilo ile yazılmış orijinal blgesi benim kütüphanemdedir(İsmail Tokalak)

[14] Yrd. Doç. Güneş Şahin (Van Yüzüncü Yıl Üniv.Tarih Ana Bil. Dalı) Kırşehir Basını’ndan Bir Örnek: Kervansaray Dergisi,(basılmamış makale)  2017

Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi-BCA., 490.1.0.0.1372.551.2:2-9-10-14

[15] Güneş Şahin, CHP Parti Müfettişlik Raporları’na Göre Kırşehir’de Siyasi, Sosyal Ve Ekonomik Hayat (1936-1947)Çanakkale Ataştırmaları Türk Yıllığı, Yıl 14,  Güz 2016 Sayı 21, s.95

[16] Cevat Hakkı Tarım’ın, Osman Bölükbaşı ile yakın dostlukları da vardı. Biyografisinde yazdığına göre  Osman Bölükbaşı, Cevat Hakkı Tarım’ın evine ziyarete geldiğinde konuşmaya başladığında hiç susmaz ancak gün ıışıyınca  giderdi. Annanem de uyumaz Bölükbaşı gidene kadar çay kahve yaparmış. Cevat Hakkı Tarım’ın , Bölükbaşı hakkında yayınlamadığı ‘Osman Bölükbaşı Masalı’ adlı kısa bir bayagrofisi var(benim kütüphanemde). Fazla eleştirisel olduğundan yayınlamamış görünüyor. Bu makalede, babasının Karacakürt annesinin Ağce koyulu aşiretine mensup olduğu. Babasının aşiretinin isminin sonu Kürt ile bitmesi onların kürt kökenli olduğunu göstermediğini Türk kökenli aşirete mensup olduğunu da izah eder. Bölükbaşın’nın dedesi Hacı İbrahim Ağa ile Cevat Hakkı Tarım’ın babasının iyi arkadaş oldukları, bu yakın ilişikden dolayı Hacı İbrahim Ağa’nın kızını o dönemde 21 yaşında olan oğlu Cevat Hakkı Tarım’a hayat arkadaşı olarak seçmişti. Fakat düğünden 10 gün sonra birinci Dünya Savaşı  nedeniyle Kırşehirde askerlşik yaptığı  alayla birlikte Cevat Hakkı Tarım İstanbul’a gider..İstanbul’da dört yıl kalır. Fakat tam Kırşehir’e döndüğünde eşi İspanyol gribinden vefat eder.

[17] 24 Aralık 1919’da Mucur’dan ayrılıp Kırşehir’e gelen Mustafa Kemal Paşa için Gulizar Nine’nin şiirinin bir kısmı şöyledir; Kadem bastın sefa geldin Mucur’a/Doğan aylar gibi doğ Kemal Paşa/Canım kurban olsun senin yoluna/Düşmanı yurdumdan kov Kemal Paşa/…Nice   zulüm gördük evveli ahir/ Aşımız ekmeğimiz kan ile zehir/Sana omuz verir koca Kırşehir/Düşmanı yurdumdan kov Kemal Paşa….Erdoğan Aslıyüce, Türk Dilinin Başşehri, Kırşehir(İstanbul:Yesevi Yay. 2009, s.124)

[18] Cevat Hakkı Tarım, Babam: Kocaağaoğlu Hakkı Efendi , (Ankara: 1949, s.10)

[19] Kırşehir’de o dönemde eğitim kurumları  cami ve mescit çevresinde ders verilen sibyan mektepleri, ortaçağ  skolastik yöntemleriyle yalnız dini çerçeve içine sıkıştırılmış medreselerden ibaretti (Cevat Hakkı Tarım, Babam: Kocaağaoğlu Hakkı Efendi , (Ankara: 1949, s.9)  Böyle ufak şehir ve kasabalarda yaşayanlar bu şartlar altında kendi çabalarıyla kendilerini yetiştirmediği sürece bu kısır döngüden kurtulamıyor  din adamı çerçevesi içinde kalıyordu. Hakkı Efendi’de Kırşehir’de o dönem bu kısır döngüden kendisini kurtarmış ender şahsiyetlerden biriydi.

[20] Marc David Bear, Selanikli Dönmeler, Çeviri: Sevinç Kayır ( İstanbul: Doğan Kitap, 2010, s. 70-90)

[21] Cevat Hakkı Tarım, Babam: Kocaağaoğlu Hakkı Efendi , (Ankara: 1949)

[22] Bu okuma kitap biriktirme ve kitap yazma  geleneği  ve genetik mirası küçük kızı Ayşe Vildan’dan olan bu satırların yazarı bana (İsmail Tokalak /1953 – )  geçti.

[23] Gölhisar köyü Babaları  Hakkı Efendi’den Cevat Hakkı Tarım ve kardeşi Fuat Hakkı Tarım’a ve kızkardeşlerinin oğlu  İlhami Türkmen’e miras kaldı. Cevat Hakkı Tarım ve Fuat Tarım çiftlik işleri ile uğraşmadıkların köyün arazisinin büyük bir kısmını  uzun zaman süreci içinde sattılar.  Fakat İlhami Türkmen annesinden kalan arazileri pek satmadı muhtemelen 500 dönüm civarında araziyi hala oğulları işletir.  Gölhisar bugün Kırşehir’in mahallesidir. 1945’den itibaren Artvin, Ardahan ve Erzurum yörelerindeki insanlar Gölhisar’a geldiler  buradaki arazileri oldukça ucuz fiyata  alınca diğer akrabalarını getirttiler ve Gölhisar mahallesini oluşturdular. Eski Gölhisar köyü  Gölhisar Mahallesi, olarak 1955’li yılların sonunda 40 haneli bir mahalle haline geldi. Gölhisar Mahallesi Günümüz itibariyle merkeze 8 km uzaklıkta 180 haneli ve 1,100 kişilik nüfusa sahiptir.

[24] İdadi-İdadiye; Arapça hazırlamak ve yetiştirmek anlamına gelen  idad eylemine (i) bağlantısı  eklenerek türetilmiş  Hazırlayıcı ve Yetiştirici okul demektir. Osmanlı döneminin son yıllarında Kırşehir, Kayseri, Yozgat, Çorum, Ankara’ya bağlı bir sancaktı. Sancak bugünkü anlamında İl ve İlçe arasında bir oluşum olup çoğunlukla Liva  diye de adlandırılır ve  bir mutasarrıf(kaymakam)  tarafından yönetilirdi. Sancaklarda  üç sınıfı Rüşdiye olmak üzere toplam beş sınıflı İdadiler vardı. İl merkezinde ise yedi sınıflı  sultani’ler bulunurdu(Galatasaray Sultanisi gibi) Sancak-Liva idadilerini bitirenler  yüksek okula gidebilmek için  Sultanilerde iki yıl daha okumak mecburiyetindeydi. 1908’de II. Meşrutiyet devrinde  Sultanilere lise  1928 dil devriminden sonra da İdadilere  Ortaokul adları verilmiştir.

[25] Cevat Hakkı Tarım Yılların Ötesinden: Eski Kırşehir İdadisi, Kırşehir Gazetesi,  24.08.1960

[26] Dirlik dergisinde kendisiyle beraber Ziya Kılıçözü, Arif Gönendik,  Hüseyin Avni, Şair Nevres, Ömer Aydın, Mustafa  Erdem,  Hilmi Nural,  Feyzullah Sacit gibi  Kırşehir Kuvayı Milliye gençlerinin şiir ve yazıları yer alıyordu.

[27] Kırşehir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Müftü Halil (Gürbüz) Bey’in başkanlığında kurulmuştur. Şube Reisi Haydar Bey’di. Üyeler, Ömer Aydın (Genç), Mehmet Ağa, Nurullah Efendi, Hacı Nuri Efendi, Molla Mustafa (Akça), Hacı Hidayet Efendi, Esnaf Kazım Efendi, Cevat  Hakkı Tarım’ın babası Hakkı Efendi  gibi üyelerden oluşuyordu. Bu cemiyet, Kırşehir yöresinde ve bölgede çok etkili çalışmalar yürütmüşlerdir. İstanbul Hükümeti yanlısı Ankara Valisi Muhittin Paşa’nın Kırşehir’e müdahale etmesini önlemişlerdir. Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti’nin Kırşehir’e gelişlerinde her türlü çalışmayı yapmışlar ve halkın milli mücadelede bilinçli olmasını sağlamışlardır. Kurtuluş Savaşı boyunca ihtiyaç duyulan erzak ve teçhizat toplayıp cepheye göndermişlerdir. Düzenli ordu kuruluncaya kadar Batı Cephesine Gönüllü Kırşehir alayı oluşturup, asker göndermiştir. Bölgede çıkan ayaklanmaların Kırşehir’e yayılmasını önlemiş, isyanın bastırılmasına katkı sağlamışlardır.

 

[28] Kırşehir Gençler Derneği’nin kurucuları; Garipoğlu Reşat (Özdeş) Başkan, Mustafa Hilmi (Nural) Sekreter, Mehmet Fevzi (Saçak) Muhasip Üye, üyeler ise Cevat Hakkı (Tarım), Mehmet Tayip (İhtiyaroğlu) Orman Memuru Katırcıoğlu Ahmet, Vergi Dairesi Veznedarı M. Sıtkı (Doğu) Beylerdi.

 

Kırşehir gibi henüz işgalin söz konusu olmadığı yerlerdeki gençler ise, milli egemenlik ve bağımsızlık gibi duyguların etkisi ile sosyal ve siyasal çalışmalar yapmak istemişlerdir. 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması hükümleri gereğince terhis edilen asker ve subaylar yörelerine dönmüşler askerden  terhis edilerek Kırşehir’e dönen ve yenilgiyi içlerine sindiremeyen Kırşehirli gençler, 1918 yılı Şubat ayında on kişilik bir heyetle “Kırşehir Gençler Derneği” adıyla bir dernek kurarak derhal çalışmaya başlamışlardır.

[29]Mustafa Onat,  Gençler Derneği Defterine Yazdığı El Yazması, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı Yazışmaları, Cilt 1, Sayfa 337, Belge No: 434

[30] Daha sonraki yıllarda Şahap Koca’nın sahibi olduğu, Yazı İşleri Müdürlüğü’nü Dr. Kudret Kurutluoğlu, başyazarlığını da Cevat Hakkı Tarım’ın yaptığı “Kırşehir Sesi” gazetesinin haftalık olarak Kırşehir Özel İdare Matbaası’nda basılıp yayınlandı.

[31] 05.04.1963 tarihinde yayın hayatına başlayan Yeni Kırşehir Gazetesi’nin sahibi Dursun Yastıman idi. Dursun Yastıman o yıllarda Doktor Adem Egeli hakkında bir yazı yazmış, o yazı nedeni ile hapse girmişti. Dursun Yastıman, Kırşehir basın tarihinde ilk tutuklanan gazeteci unvanını taşır.

[32] Yrd. Doç. Güneş Şahin (Van Yüzüncü Yıl Üniv.Tarih Ana Bil. Dalı) Kırşehir Basını’ndan Bir Örnek: Kervansaray Dergisi,  2017

1964 yılının Nisan ayında ilk sayısını çıkaran Kırşehir Halkevi’nin yayını olarak çıkan Kervansaray Dergisi 9 ay süren yayın hayatında dönemin öne çıkan sosyal, siyasi ve ekonomik olaylarına yer verirken aynı zamanda Kırşehir’in kültürel ve düşünsel faaliyetlerini yoğunlukla konu edinmiştir. Derginin yayınladığı sürede ideolojik yazılara yer vermediği gözlenir. Ancak özellikle Kırşehir tarihi, coğrafyası, folkloru, edebiyat ve eğitim hayatı ile birlikte yerel iktisadi ilişkilere dair önemli bilgiler bulunmaktadır. Derginin yazar kadrosunu kentin aydın simalarından çekirdek bir kadro oluşturmaktadır.

[33] Cevat Hakkı tarım’ı en iyi tanıyanlardan birisi de matbaada yardımcısı olan  ve kendisini çok iyi yetiştirmiş olan Dursun Yastıman’dır. Kırşehir basın tarihi denilince önce Cevat Hakkı Tarım geliyorsa ikinci büyük emeği geçmiş kişi sonradan İzmir’e yerleşmiş olan Dursun Yastıman’dır.

[34] Cevat Hakkı Tarım, Kırşehir Tarihi Üzerine Araştırmalar I, ( Kırşehir: Kırşehir Vilayet Matbaası, 1938)

Bu kitabın analizi konusunda bak: Güneş Şahin(Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Tarih Bölümü) Cevat Hakkı Tarım, Kırşehir Tarihi Üzerine  Araştırmalar I, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/18/1744/18529.pdf

[35] Yrd. Doç. Güneş Şahin (Van Yüzüncü Yıl Üniv.Tarih Ana Bil. Dalı) Kırşehir Basını’ndan Bir Örnek: Kervansaray Dergisi,(basılmamış makale)  2017

 

[36] Kırşehir’e yerleşen bu bürokratlardan biri de Hans Von Aulock  idi Kırşehir’de 1944-1946 yılları arasında gözetim altında yaşamış bir alman bankacıdır. Kırşehir gelmiş en zengin enternedir. Bir sandık altınla Kırşehir’e geldiği rivayet edilmektedir. Kayaşeyhi mahallesinin en güzel konağında kalmıştı.  Alman Orient Bankasının 2. müdürü  iken . 2. dünya savaşının sonlarına doğru Türkiye Almanya’ya savaş açınca gözaltına alınıyor. Kırşehir’e enterne yani gözetim altına gönderiliyor. Serbest kaldıktan sonra İş Bankası ‘na danışman oluyor.1971 yılında emekli olana kadar İstanbul’da Dresdner Bank’ın temsilciliğini yürütüyor.Kırşehir Tarihi ile ilgili birçok eser Von Aulock tarafından Kırşehir’den  götürülmüştü. Bugün bu tarihi eserlerin nerede olduğu bilinmiyor.

[37] 1933-1945 yıllarında, Nazi rejiminden kaçarak Türkiye’ye sığınmış mülteci Almanların,  Türkiye’ye sığınmış olanların 1400 kadarı  Almanya’dan gelen mülteci idi. Ankara İstanbul gibi büyük şehirler yanında her nedense bunlar çoğunlukla Kırşehir , Yozgat ve Çorum’a da yerleştirilmişlerdi. İkinci parti zorunlu yerleştirme ise 1944 yılında oldu. 5 Ağustos 1944’de Türk Hükümeti, Nazi Almanya’sının baskı ve tehditleri üzerine tüm Alman vatandaşlarının bir hafta içinde Türkiye’yi terk etmesini istedi. Bu karar üzerine 672 Alman Türkiye’den ayrıldı. 626 Alman vatandaşı ise geri dönmeyi kabul etmedi ve böylece vatandaşlık hakkını kaybederek Haymatlos durumuna düştüler. Türk Hükümeti, Türkiye’de kalan Almanlara ‘Haymatlos’ kimliği verdi. ‘Haymatloz’lar, 23 Ağustos 1944 sabahı evlerinden toplanarak Ankara yakınlarındaki Çorum, Kırşehir, Yozgat şehirlerine enterne edildiler. Enterne Almanların şehir dışına çıkmaları, çalışmaları, siyasetle uğraşmaları yasaktı. Kızılay’ın deprem fonundan verilen 10 ya da 20 lira aylıkla yaşamak zorunda idiler. Haymatlos Enterne Almanlar 1944-1945 yıllarında, 18 ay kadar Çorum, Yozgat ve Kırşehir’de yaşamışlardı. Bir araştırmacı Kırşehirde yaşayan Alman sürgünlerin yaşamını yazmalıdır. Çorumda yaşayanların hatıraları yazılmıştır.(Kemal Yalçın, ‘Haymatlos-:Dünya Bizim Vatanımız’ (İstanbul: İş Bankası Yay. 2011)

 

[38] Bir grup Alman vatandaşı ile birlikte sürgün edilen bilim adamlarından biri de Prof. Fritz Baade, 1934’te  ailesiyle birlikte Kırşehir’e yerleştirildi. Kırşehir’e yerleştikten sonra çalışmalarına başlayan bilim adamı Terme Suyu ile çalışmalar ve yayınlar yaptı. Bununla birlikte Kırşehir’in bir diğer önemli değeri olan Onyx Mermer Taşı ile ilgili araştırmalar yaptı Termal sularının önemi ve değerlendirilmesi Terme kaplıcasının ortaya çıkışı Prof. Fritz Baade sayesinde oldu.

[39] Franz Taechner, İslam Ortaçağında Futuvva (Fütüvvet Teşkilatı) İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Dergisi, 1953

Franz Taechner, İslamda Fütüvvet Teşkilatının Doğuşu Meselesi ve Tarihi Ana Çizgileri Belleten  Türk Tarih Kurumu, Cilt xxxvı s.142,  1972

Franz Taechner, Kırşehir’de Ahi Evran Zaviyesi’nin Mütevellisine Ait Bir Berat, Vakıflar Dergisi, 1956, s.3 1956

Franz Taechner , İslam Ortaçağında Fütüvvet Teşkilatı İslam Ortaçağında Fütüvvet Teşkilatı İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, Cilt 15, 1964

[40] F. Taeschner, Art. Kirshehir in Encyclopaedia of Islam, New Edition, Band 5 KHE-MAHI, Leiden 1986

  1. Taeschner, Artt.Akhī Ewrān und Akhī Baba in Encyclopaedia of Islam, New Edition, Band 1 A-B, Leiden 1960

[41] Paul Wittek-( Colin Heywood-Edit ),  The Rise of The Ottoman Empire, (Milton Park, Routledge Publ. 2012,  s.11 )

[42] Cevat Hakkı Tarım’ın  babası  Hakkı Efendi’nin iki kız kardeşi vardı. Sariye adındaki kızkardeşi Müfit Hoca’nın babası Vehbi Efendi ile evlendi.. Cevat Hakkı Tarım’ın Müfit Hoca ile akrabalıkları buradan gelir. Müfit Hoca’nın Süleyman Türkmani ile bağlantısı Cevat Hakkı Tarım’ın halası Sariye’den geliyor.

[43] Kırşehir Müftülerinden Hacı Mahmut Efendi’nin oğlu ve C.H.Tarım’ın akrabası  olan ve 1910’larda Kırşehir müftülüğü yapan aynı zamanda hukukçu olan oğlu Sahir Kurutlu’da Adliye Bakanlığı yapan (1961-1962) Müfit Hoca /Kurutluoğlu (1879 – 1958) I. Dünya Savaşı Mütarekesi’nden sonra Damat Ferit Hükümeti tarafından tutuklatılarak İstanbul’a gönderildi ve Divan-ı Harb‘e sevkedildi. Ancak, firar ederek Kırşehir’e geldi ve o dönemde Milli Mücadelenin yürütme organı olarak görev yapan  Heyet-i Temsiliye ile temasa geçerek Kırşehir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti‘ni kurdu. İstanbul taraflısı Ankara Valisi Muhittin Paşa‘yı, o günlerde Ankara’ya bağlı olan Kırşehir’e sokmadı. Yakın arkadaşı ve 1. Millet Meclisi’nde kendisi gibi Kırşehir Mebusu olan Yahya Galip Kargı ile beraber başardı. 10 Mayıs 1921’de Müdafaa-i Hukuk Grubunun kurulması üzerine Mustafa Kemal’e karşı –mualif olan ikinci grupta yerini aldı. 20 Kasım 1922 tarihinde halifer Abdülmecit Efendiye kutsal emanetleri teslim ve Meclisin kararını  götüren kurula başkanlık etti. İstanbul Fatih Camiinde ilk Türkçe hutbeyi okudu. Birinci dönem meclisi sona erince memleketi Kırşehir’e döndü avukatlık yaptı.

[44] Cevat Hakkı Tarım,  Kırşehir’de İmaret mahallesinde bir tepe üzerindeki Süleyman  Türkmani Türbesi yanında mezarlıkta yatmaktadır.  Süleyman Türkmani soyundan gelen birçok aile efradı bu mezarlıkta yatmaktadır.

0

Dedem Cevat H.Tarım’ın Önerileriyle Türk Alfabesi Oluşumunda Bilinmeyen Bir Olay

Atatürk 1928 Ağustos’unda yaptığı harp devriminin hemen arkasından 14 Eylül 1928’de  Sinop, Samsun, Amasya ve Kayseri’yi kapsayan  bir yurt gezisine çıkar. Uğradığı yerlerde halkın ileri gelenlerini, eğitimcilerini yeni harfleri ne ölçüde kavrayıp anladığını  kontrol eder ve konu üzerinde görüşleri olanların tavsiyelerini alır.

Tren ile Ankara’ya dönüşünde  20 Eylül 1928 günü  Kırşehir yakınlarındaki Yerköy istasyonuna gece yarısı birkaç saatliğine uğrar. Bu ziyareti haber alan Kırşehir halkının ileri gelenleri başta Ortaokul (İdadi) müdürü  Ömer Aydın ve aynı okulda Tarih, Coğrafya, Beden Eğitimi dersleri veren dedem C.H.Tarım (1893-1964), ve çevre illerden de kişilerin katılmasıyla bir otobüs dolusu insan Atatürk’ü Yerköy İstasyonu’nda karşılamaya giderler.

Atatürk Yerköy İstasyonuna indiğinde önce yöre halkını selamlar sonra kendisini karşılamaya gelenlere ‘nasıl yeni harfleri öğreniyormusunuz’ diye sorar. Halkın bir kısmı ‘yeni Harfleri öğrenmek bizim için milli haysiyet ve  vicdan borcudur derler.          Atatürk tren istasyonunun yolcu salonuna girince  orada ilan tahtası olarak kullanılan tahtayı yazı tahtasını imtihan tahtası olarak kullanmak için  bir tebeşir ister. Bu konuda hazırlıklı olduğu için C.H.Tarım yanında getirdiği tebeşiri Atatürk’e  uzatır.

Atatürk önce kara tahtaya Ortaokul müdürü Ömer Aydın’ı davet ederek ondan yeni harflerle söylediği şeyleri yazmasını ister.[1] Ömer Aydın’ın bunları başarılı şekilde yazdığını görünce memnun olur. Yeni harfleri bir hafta önce öğrenmeye başlayan öğretmen Naciye Genç’in ve Nesibe Gönendik’in yeni harfleri hatasız okuyuşları Atatürk’ü memnun eder. İmtihan bittikten sonra Atatürk yeni harflerin uygulamasında okumayı ve yazmayı güçleştiren noktalar olup olmadığını sorması üzerine kara tahtanın yanında ayakta bekleyen Cevat Hakkı Tarım Türkçe Latin harflerle yazılan imla kurallarının bir kısmının anlaşılır kurallar içinde olması ihtiyacı olduğuna dikkat çeker ve şöyle der;

-Paşam bilhassa, bağlama, istifham( soruya ait, mi, mü, mı..vb) çizgilerinin(-) rabıt edatı olan(bitirici, bağlayıcı  harfler, ekler,  de, da..vb ) ve bunlara benzer edatların yazılışlarındaki farklılıkları Latin harflerini yeni öğrenmeye başlayanlar iyi ayırt edemediklerini anlatarak  sorunu kara tahtada örnekleriyle izah eder.

Bu arada Yozgat mebusu Süleyman Sırrı İçöz Türk alfabesine Fransız’ca da olduğu gibi  Q harfinin neden kabul edilmediğini sordular. Atatürk’ün biraz  duraklamasından da cesaret alan Cevat Hakkı Tarım soruya şöyle cevap verir; ‘Kamil, katip, katil, gaip, gar, gardiyan … gibi yabancı kelimeleri Türkçeleştirmek için….Atatürk bunun üzerine gülerek; ‘evet doğru’ der.[2]

Bu beş saat süren imtihan ve mülakattan  sonra Atatürk tam gitmek üzereyken başka sorusu olan var mı der. Cevat Hakkı Tarım ‘Paşam iki konuda daha ricam olacak’ der. Atatürk ‘söyle evlat’ der. ‘Paşam Hakimiyet-i Milliye gazetesi (dönemin bir nevi  resmi gazetesi)[3] Arapça harflerle çıkıyor. Halk olayları yeni harflerle öğrenmek istiyor. Hakimiyet-i Milliye gazetesinin bir an önce Latin harflerle çıkartılmasını rica ediyorum.

İkinci ricam da şu; ‘Yeni Latin alfabede Ş sesini Fransızcadaki gibi CH yazarak  veriyoruz. Bu karışıklığa sebep oluyor. S harfinin alt atarfına bir virgül koyarsak ve bunu Ş olarak okursak bu halk için çok daha kolay olacak’ der. Atatürk Yanınaki (dönemin CHP Genel Sekreteri) Saffet Arıkan’a  dönerek   bunları not al der. Bu olaydan sonra çıkan ilk Hakimiyet-i Milliye gazetesi Latin harflerle çıktığı gibi CH yerine altında virgül olan Ş harfi ilk defa Cevat Hakkı Tarım’ın önerisiyle kullanılmıştı.[4] Ayrıca Türk gramerinde  bağlama işareti olan çizgi kalmış, (-) istifham, rabıt, zarf  edatlarının yazılışı , Cevat Hakkı Tarım’ın önerileri doğrultusunda değiştirilmiştir. Cevat Hakkı Tarım’ın Atatürk ile 1928 yılında olan  hatırasını 1956 ‘da yayınladığı Atatürk Kırşehir’de kitabında geçiyor. [5]

 

 

[1] Atatürk hem Ömer Aydın’ı hem Cevat Hakkı Tarımı Kırşehir’e Sivas Kongresi dönüşü  Aralık 1919’da gelmesinde tanıyordu. Ömer Aydın öğrencilerle beraber Atatürk’ü karşılamış. Atatürk’e Kırşehir’in o dönemdeki durumu hakkında bilgi vermişti. O dönemde 26 yaşında olan C.H. Tarım’da 24 Aralık 1919’da Kırşehir Gençler Dermeği’nde Atatürk’e hitaben bir konuşma yapmıştı. Atatürk’de  bunun üzerine ‘Eğer milletin her köşesi  düşünen ve geliştiren bir tarzda  yetiştirilebilinmiş olsaydı  bu duruma düşmüş olmayacaktık…’ der.

(Bu Konuşmanın tamamı Cevat Hakkı Tarım tarafından  Kırşehir Gazetesi´nin 30.08.1936 tarihli nüshasında yayınlanmıştır.)

[2] Q harfinin Türk alfabesine girmemesi  konusunu  Falih Rıfkı Atay Çankaya adlı kitabında şöyle anlatır;

Haziran 1928’de  Ankara’da Latin harflerini Türkçeye uyarlamak için  hazırlanan raporda  Türk alfabesinde bugün olmayan Q harfi vardı. Atatürk bile o dönemde Latince harfler kullanarak Türkçeyi büyük harflerle yzmaya alışamamış(tam öğrenememiş) küçük harflerle yazabiliyordu. Kemdi ismi Kemal’i küçük q harfiyle yazmış beğenmemişti. Falih Rıfkı Atay’da Q harfinin  yeni Türk alfabesine alınamaması konusunda fikir beyan eder. Atatürk bu fikri benimse Q harfi Türk alfabesine girmez.

[3] Kurtuluş Savaşı sırasında başkanlığını Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi’nin yayın organı olarak 10 Ocak 1920’de Ankara’da yayın hayatına başlayan gazete   Kurtuluş Savaşı’nın galibiyetle sonuçlanması ve Cumhuriyetin ilanından sonra da Cumhuriyet Halk Fırkası‘nın yarı-resmi yayın organı olarak hayatını sürdüren gazete 1934 yılında adı Ulus adını aldı.

[4] Arif Gönendik, Tükenmiyen Büyük Adam, Yeni Kırşehir, 13.01.1965

[5] Cevat Hakkı Tarım, Atatürk Kırşehir’de  (Ankara: Memleket Matbaası, 1956, s. 15-19)                                                           Fakat bu yazılı eserde Cevat Hakkı Tarım -Ş- konusundaki Atatürk’e yaptığı önerisine yer vermemiş. Bu olaya bizzat  şahit olan Atatürk’ü karşılamak için  Yerköy tren istasyonuna giden heyette bulunan ve o dönemde 25 yaşında olan ve Cevat Hakkı Tarım ile aynı okulda Türkçe öğretmenliği yapan Arif Gönendik’in tarafından  Ankara Radyosu’nda yapılan bir programında daha detaylı bir şekilde olay anlatılır. Ailesi bunu dinleyip konuşmanın kasedini Ankara Radyosundan alır. Bu olayın tarihi belgesi, radyo sohbetinin teybi torunu İsmail Tokalak’tadır. Ayrıca Arif Gönendik, 13 Ocak 2965 tarihli Yeni Kışehir gazetesinde Cevat Hakkı Tarım konusunda yazdığı  ‘Tükenmeyen Büyük Adam adlı makalesinde S harfine bir kuyruk koyarak Ş şeklinde okumasını C.H.Tarım’ın Atatürk’e önerdiğine yer verir.

 

 

0

Dedem Cevat H. Tarım’ın 1926 Tarihli Makalesinde Osmanlı ve T.C Gerçeği

1893-1964 tarihleri arasında yaşamış yaşamının ilk 30 yılı Osmanlı döneminde geçmiş olan Türkiye Cumhuriyeti döneminin 40 yılını da iyi bilen  Kırşehir’de Belediye Başkanlığı yapan ilk Kırşehir tarihini yazan Kırşehir Sporu’un kurucularından tarihçi, gazeteci kültür adamı Dedem (Annemin babası)  Cevat Hakkı Tarım’ın yaşam öyküsü  bir ölçüde 1919-1964 arası Kırşehir Tarihi’nin sosyal, kültürel, ulusal aydınlanmasının tarihidir. Onun kitapları ve gazetesinde yazdığı makaleler aynı zamanda Türk tarihinin hızlı bir değişim yaşadığı döneminin kültürel siyasal yaşamındaki gerçeklerin de  yansımasıdır. 1926 yılında henüz Dil Devrimi olmadan öncem Kırşehir Gazetesinde  yazdığı makalesinde  Osmanlının Anadolu köylüsünü uzun yıllardır ağır ve uydurma vergilerle nasıl sömürdüğünü gözler önüne sermektedir.

Tarihte çoğunluk krallık düzeninde  özellikle Bizans ve Osmanlı imparatorluklarında vergi memurlarının köylere, kırsal bölgelere vergi toplamak için gelişi köylünün gözünde yabancı düşman istilasından daha korkutucuydu. Bunun nedeni devlet görevlerinin parayla satıl- ması, vergi toplanması haklarının satılması (iltizama verilmesi), vergi toplama hakkını satın alan kişilerin (mültezim) bunu halktan fazlasıyla çıkarmak istemesi ve bu yapının çıkar ilişkileri ağı ve rüşvetle genişleyerek yaygınlaşmasıydı.

Her iki imparatorluk da bu politikayı uyguladı. Bu düzen içindeadaleti sağlamak için  imparator ve sultanlar tarafından yayınlanan novellalar, adaletnameler veya bunlara benzer iyi niyetli öneri şeklinde bildiriler  bu yolsuzlukların kaynağı olan sistemi değiştiremediğinden, adalewtsiz vergi düzeni üzerinde etkileri kalıcı olamadı. Sultan ve imparatorların adaleti koruma anlayışları yalnız iyi niyet olarak prensipte kaldı.

 

Köylülerin ürettikleri tarımsal ürünlerden  onda bir veya %10 oranında alınan vergi olan Arapça onda bir anlamına gelen öşür  vergisi (çoğulu Aşar)  Osmanlı devletinin temel gelir kaleminden oluşuyordu.  Bu  en kolay alınabilen öşür vergisi %10’larda kalmamış özellikle 1800’lerden sonra devletin gittikçe gelirlerininin azalması ile miktarı gelişi güzel yükseltilmiştir.  Bu vergi oranı büyük haksızlıklara ve sömürüye yol açarak %30’ları bulurken bu verginin ürün çeşidine ve/veya bölgelere göre farklı oranlarda alındığı, yer yer, zaman zaman % 50’lere vardığı görülmüştür.

 

Cumhuriyetin kurulduğu yıllar bu vergi nerdeyse bütçe gelirinin yaklaşık dörtte birini teşkil ediyordu. Bu vergiyi o dönemin şartları içinde kaldırmak büyük bir risk idi. Fakat bu vergi kalkmadan ülkenin büyük bir oranını temsil eden halk tabakası  köylünün de uzun yüzyılları

kapsayan  sömürüden kurtulmasına da imkan yoktu.  Bu adaletsizce alınan keyfi vergilerin önüne geçmek için ilk ciddi tedbirleri Türkiye Cumhuriyeti almış, 1924 yılı bütçe kanununda vergi tahsilatının keyfi olmayacağı belirtilerek, keyfi vergi alanların vatana ihanetle yargılanacakları hükmünü getirmiştir. Bu vergi Şubat 1925’de kaldırıldı. 1923-1928/29 yılları arası Türkiye açısından geçmişle kesin siyasal ve kültürel bir kopuşu temsil eder. Ancak ekonomi politikaları açısından hemen halkı rahatlatacak  bir reform yapmak mümkün olmamıştı. 1925’de öşür vergisinin kaldırılması ekonomik alanda halk için yapılan en büyük reform  ve girişimlerden biri idi. Bu reformlar çok zor bir dönemde  yapıldı. [1]

 

Mustafa Kemal öşür vergisinin kaldırılmasının ertesinde bir köylüye, yeni hükümetin vergi memuru, jandarması, mahkemesi ve diğer adamlarıyla senin için eskisinden daha mı iyi oldu? diye sorar.

Köylü vatandaş şöyle cevap verir; ‘ Abdülhamit zamanında (ve sonrası) bize paşalar  ver dedi verdik, öl dediler öldük, onlar gitti yerine başka paşalar geldi,onlar da bize ver dediler verdik öl dediler öldük. Onlar gittiler yerine siz geldiniz  siz de ver dediniz verdik öl dediniz öldük. Şimdi merakla bekliyoruz. Bize ne zaman al diyeceksiniz.’ [2]

 

Aslında köylüye o zor dönemlerde sağlanan en büyük avantaj öşür vergisinin kaldırılmasıydı.Bu vergiyi devlet direk toplamıyor taşerona (iltizam) veriyor vergi toplama hakkını alanlarda sınır tanımadan halktan  haksız yere mümkün olduğu kadar aşırı vergi toplayıp ceplerini dolduruyorlardı. Bu verginin kalkması ile hırsızlıkları son buldu.

 

Osmanlı’nın yıkılmasıyla çıkarları zedelenen gruplar vardı. Halkın kaderci olması şeriatı savunduğunu ileri süren cahil din adamlarının şeyhlerin, belli tarikat liderlerinin işlerine geliyordu.Bu tip cahil halkı daha kolay kendilerine bağlayıp sömürebiliyorlardı.Birde devletle işbirliği yapan vergi tahsildarları onlarla işbirliği yapan tefeciler vardı.Bu gruplar hem devleti hemde köylüyü iyi tanıyorlardı.

 

Esas zenginlik kaynağı devlet hazinesi olanların, halkı din ile sömürenlerin çıkarları cumhuriyetin kuruluşuyla kaybolmaya başladı.Sömürünün en büyüğü de köylünün üzerindeki aşırı vergilerdi.Türkiye Cumhuriyeti bu haksızlığın hemen önüne geçmek ve köylüyü rahatlatmak için Osmanlı’nın köylü üzerinde gelişigüzel uygulanan vergileri 1924 yılı bütçe kanununda keyfi vergi salanların vatana ihanet kanununa göre yargılanacağı hükmünü getirerek kaldırmıştı.Aşırı alınan vergilerin son kalıntısı olan öşür (aşar) vergisinin 17 Şubat 1925 yılında kaldırılması üzerine köylü çok rahat etmişti.Bunun üzerine rant geliri kaybolan bir avuç çıkar grubu tepkilerini göstermede geç kalmayacaklardı.

 

Osmanlı’nın son yıllarında bu vergi zorbalığına şahit olan, Cevat Hakkı Tarım,  ağır vergilerin son kalıntısı olan “aşar” (öşür) vergisine 17 şubat 1925 yılında son verilmesi üzerine, Yeni düzen içinde çıkarları zedelenen çıkar grupların halkı nasıl kışkırttıklarını  Eylül 1926’da  yayımladığı Kırşehir gazetesinde şöyle yazıyordu;

 

‘Bütün ömrü kızgın güneşin altında tarla başında sapan başında öldürücü bir çalışma ile geçen köylünün sonuç olarak eline geçen üç aylık yiyecekten başka bir şey değildir.’[3]Köylü yılın gelecek aylarını borç harç içinde geçiriyordu.Katlanan borçların ağır yükü altında inim inim inliyordu.Varını yoğunu tefecilerin doymak bilmeyen kesesine boşaltıyordu.Köylü için zaptiyeden tahsildardan hocadan eşkiyadan daha azılı bölgenin inzibat amiri Sehna (Şehna) idi.Daha mahsul ortaya gelmeden sehna (sahna) nın dört bir tarafa saldığı kolcular çıkan mahsul üzerine damgayı basarlardı.Öşür vergisi verileceği gün köylünün içine bir acı çökerdi.

 

Vergi memuru mültezim iri yarı kolcular ile gelir samandan ayrılan buğday yığınının başına oturur öşür (asar) vergisini aldıktan sonra almaya devam eder her aldığına bir mazeret uydururdu. Bu ne açboğazlık, bu ne ziyan, bu ne kolcu hakkı, bu at hakkı, bu oğlan hakkı, bu kadı hakkı gibi uyduruk bahanelerle bütün haklar mültezim tarafından toplanır zavallı köylüye tozdan topraktan haksızlıktan başka bir şey kalmazdı.Türkiye Cumhuriyetinin aşar vergisini ortadan kaldırması köylüyü malına sahip bir hale getirmesi çok önemli bir devrim oldu.Aşar vergisinin kalktığı haberini köylü işittiği zaman inanmamış mutlaka bunda bir oyun var diye şüpheye düşmüştü.

 

Aşar vergisinin kalkması ile kendi çıkarları zedelenen mültezimler aşarın islam şeriatından geldiğini peygamberin emrettiği bir usul olduğunu bundan sonra bolluk bereketin ortadan kalkacağını, yağmur yağmayacağını, ekin bitmeyeceğini etrafa yaymışlar şimdiye kadar hiç huzur yüzü görmeyen köylü yağmurun yağdığını, ekinin bittiğini görüp mahsulünü alarak malına hür bir şekilde sahip olmuş ve yeni düzene memnuniyetle ayak uydurmuştur.[4]

 

Bu haksız vergilerin haksızlığı Kırşehir’de yaklaşık 400 yıl evvel (1522-23) Caca Bey Medresesinin kapısı üzerine kazılmıştı.Bu kitabede şehir subaşısı (inzibatı) için toplanan vergi sehna başta olmak üzere bir sürü haksız angarya verginin sultan tarafından kaldırıldığı bildiriliyor. Bunları tekrar uygulamaya koyacak olanların Allah’ın gazabına uğramasını diliyordu.[5]

 

Bu haksız vergilerin yasaklanması fazla uzun sürmeyecekti çünkü sistem köylünün emeğinin sömürülmesi üzerine kurulmuştu, bu asılsız vergiler tekrar değişik isimlerle uygulamaya konulacaktı bundan da anlaşılacağı gibi Osmanlı’nın en güçlü döneminden son günlerine kadar Anadolu halkının durumu ne sultanın kararlarından, ne insanların beddualarından fazla etkilenmemiş Osmanlı’nın yıkılmasına kadar Anadolu halkının acıklı durumu devam etmiştir.

 

Osmanlı bu sistemi yüzyıllar boyu din kisvesi altında şeriatin gereği böyle diye uygulamada tutuyordu.İslam dinini devletin siyasetinin temel öğesi olmaktan çıkararak din adamlarının halkın üzerindeki etkisini kaldırmaya çalışarak, halka kimliğini kazandırmak ve ihmal edilmiş Anadolu halkını, köylüsünü bu sömürü düzeninden kurtarmak cumhuriyet yöneticilerinin ilk hedefi olacaktı.

 

İslam dünyasında, devletin kötü gidişatına  bir çözüm bulmak için Mustafa Kemal’e kadar kimsenin aklına sistemde değişiklik yapmak gelmedi. Bunu ilk yapan Mustafa Kemal oldu. Bir savaş kazanmasına rağmen bu bozuk çürümüş düzeni değiştirirken yobazlar başta olmak üzere yakın çalışma arkadaşlarından bile tepki gördü. Herkes düzeni kutsal, sultanı hala Allahın gölgesi olarak görüp, sultanın ekmeğini yediklerini zannediyorlardı.

 

En azından bugün toplum belli bir seviyeye geldi ve kimse ne Başbakan’ın ne Cumhurbaşkanı’nın ekmeğini yediğini düşünmüyor. Aslında onların halkın ekmeğini yediklerini artık halk görmeye başladı. Halkın devlet için değil, devletin halk için var olduğu ve kutsal olmadığı görülebiliniyorsa bu Cumhuriyet ve laik düzenin sayesinde oldu.

[1] 1922’de saltanatın ve 1924’te hilafetin kaldırılması, Atatürk’ün en yakin silah arkadaşlari tarafindan bile tepki görse de rejimin bir toplum ve devlet oluşturmak için yapacağı devrimlerin önünü açtı fakat muahalifleri de arttırdı.  1924 sonrasında Terakkiperver Fırkası’nın kapatılması, 1925’te Takrir-i Sükun Kanunu ve ardından kurulan İstiklal Mahkemeleri  büyük ölçüde muhalefeti susturdu. 1926’da  İzmir Suikastı nedeniyle  İstiklal

Mahkemeleri’nde hem bazı eski  İttihatçılar hem de Terakkiperver Fırkası’nın ileri gelenleri yargılandılar. Bu muhalefet için tam olarak son nokta olmasa da bir süreliğine de olsa muahalefet sessizliğe gömüldü.

[2] Mehmet Kaplan,  İ. Enginün, Z. Kerman, N. Birinci, Atatürk Dönemi Fikir Hayatı, Cilt I, Ankara: Kültür Bakanlığı Yay., 1981, s.224- 227.

Erdem Dergisi, Cumhuriyet Özel Sayısı, Sayı 31, Ankara: T.T.K. Yay., 1999, s. 228-229.

[3] Cevat Hakkı Tarım, 13 Eylül 1926, Kırşehir Gazetesi

[4] Kırşehir Gazetesi, 23 Eylül 1926, Cevat Hakkı Tarım, Gaziyi Dinlerken Cumhuriyetin 10. Yıl Hatırası, Kırşehir Matbaası 1993.

[5] Burhan Oğuz, Türkiye Halkının Kültür Kökenleri, İstanbul 1988, Cilt II, s.938

Halim Baki Kunter, Kitabelerimiz Vakıflar Dergisi, Cilt II, Ankara 1942, s. 433.

 

0

Geri Kalmışlık ve Terör Kitabından Bir Makale

ABD ÖNCÜLÜĞÜNDE CIA’NIN VE NATO’NUN İSLAM DÜNYASINDA TERÖRÜ BESLEYEREK DÜNYAYI  ŞEKİLLENDİRMESİ

NATO’nun Doğu’ya doğru genişlemesi büyük bir felaketle sonuçlanacaktır.[1]

 

ABD’li diplomat ve tarihçi, George F. Kennan(1904-2005)

 

CIA’nın Müslüman Din Adamlarını Kontrolü

 

Din günümüzde ticari alanda çok etkili, ikna edici, güvenilir bir pazarlama markasına dönüştürülmüştür.”[2] (Politik alanda da böyledir)

ABD’li yazar, Mara Einstein

 

Bütün dünyada din hâlâ toplumu yönlendiren en etkin olgulardan biridir. Eğer kötü niyetliyseniz, dini kullanarak insanları kendinize kolaylıkla inandırır, toplumu iliğine ve kemiğine kadar kolayca sömürebilirsiniz. Bunu en iyi din adamları ve politikacılar yapar. Bu acı gerçek tarih boyunca fazla değişmeden günümüze kadar süregelmiştir. Küresel alanda toplumları bu kadar kolay etkileyen din olgusu, istihbarat teşkilatları tarafından da kullanılır. Bu işi dünya genelinde en kapsamlı yapan CIA’dır.

 

ABD’de Ronald Kessler 2004 yılında yayımlanan “CIA Savaşta” adlı kitabında, CIA’in bütün dünyada din adamlarını nasıl satın aldığını ve maaşa bağladığını ve kendi çıkarları doğrultusunda nasıl kullandığını yazar. CIA’in İslam ülkelerinde İslam dinini ve din adamlarını kullanarak yürüttüğü siyasi faaliyetler vardır. Kessler’in belirttiğine göre ana dili Yunanca olan ve Yunanistan’dan ABD’ye göç etmiş bir ailenin çocuğu olan CIA Direktörü George Tenet ve diğer üst düzey CIA yetkilileriyle yaptığı görüşmelerden aldığı bilgiler vardır. CIA’in, kendilerini din adamı olarak tanıtan ve Müslüman olmayanlar hakkında daha yumuşak, uzlaşmacı, dinî mesajlar veren din adamlarını tespit ettiğini ve bunları kontrolleri altına aldığını kitabında belirterek bu konuda şöyle yazar:

 

“CIA kolaylıkla Müslüman akademisyenleri, medya mensuplarını, din adamlarını (imamları, mollaları vb.) maaşa bağlıyor (kontrolüne alıyor) ve onların ABD’nin terörle savaşta (gerçekte hukuksuz işgallerini) destekleyen uzlaşmacı mesajlar vermesini sağlıyordu. Diğer birçok dinî inanışta olduğu gibi İslam’da da herhangi bir kişi kendisini dinî lider olarak adlandırabilir. Bundan dolayı din adamlarını satın alarak onları sözde dinî lider olarak kendileri adına çalışan ajan gibi sahte dini liderler oluşturur… Bir CIA kaynağının verdiği bilgiye göre; CIA’in medyayı kullanarak bu tip Müslüman din adamlarını destekleyerek ılımlı Müslümanlar yarattığına dikkat çekiliyor.[3]

 

Bundan dolayı ılımlı İslam, dinler arası diyalog gibi sloganlarla kendilerini küresel alanda pazarlamaya çalışan fakat arkasındaki küresel soyguncu güçlerin kontrolünde, onların çizdiği roller içinde hoşgörülü din adamı kisvesinde emperyalist sömürücü güçlerin ekmeğine yağ sürenlere dolaylı yolla kendi ülkelerini de bu güçlerin sömürüsüne, soygunlarına açanları iyi tespit etmek gerekmektedir. Bu din adamı kisvesinde kendi menfaatlerine ve küresel güçlere hizmet edenlerin tek sermayesi takiyedir. Bu takiyeyi en başarılı olarak 15 Temmuz 2016 akşamı maskesi düşene kadat uzun zamandan beri CIA’nın kontrolü altında hareket eden  Fethullah Gülen yapıyordu. Gülen’in bu kadar hızlı yükselip bir terör örgütüne dönüşmesinin üç sbebi vardı. Birincisi 1970’lerden itibaren iktidardaki hatta muhalefetteki siyasetçilerin çoğunun Gülen ve hareketine yol vermesi. İkncisi ABD ve CIA koruması altına alınması. Üçncüsüde milyrlarca dolarlık imparatorluğunu kaydı olmayan paralarla yapmasıydı. Kara para, onun aklanması terörün tetikçilerindendir.

 

Kaçakçılık, uyuşturucu ticareti, mafyanın oluşması, kayıt altına alınmadan yapılan parasal işlemler, aslında terörü besleyen diğer ana kaynaklardan biridir. Bugün illegal  yollardan para kazananlar, kara parasını aklamaya çalışanlar bu paraları offshore denilen vergi cennetlerinde saklamaktadırlar. Bu sistem terörün kullandığı ve faydalandığı bir yoldur.  Barack Obama’nın güvenlik ve terör başdanışmanı (chief counter-terrorism advisor) John Brennan, offshore konusunda Mart 2011’de şöyle diyordu: “… Terör olaylarıyla etkili şekilde mücadele etmenin bir yolu da Bahama, British Virgin Islands, Gibraltar ve Cayman Adaları gibi offshore bankacılığı yapan merkezleri ve offshore bankacılık sistemi içinde özellikle terörü finanse eden, para aklama operasyonlarının kontrol altına alınmasıdır.”[4] Terörü biraz da kapitalist düzenin yozlaşmış yapısı tetiklemektedir.

Afganistan’dan Ortadoğu’ya, El-Kaide’den İŞİD’ e Kadar Uzanan Planlı  Terörün Perde Arkası

   Açıkça beyan edilemiyor fakat herkes ABD gizli servisinin cihatçı IŞİD’in mimarı olduğunu biliyor.  [5]

Kanadalı Prof. Michel Chossudovsky, 2014

ABD ve İngitere radikal İslamcıları, komünistlere ve vatanseverlere karşı Araplara ve Arap kökenli olmayan İslam dünyasına karşı etkili bir silah olarak kullandı.[6]

ABD’li istihbarat uzmanı araştırmacı,  yazar, gazeteci,  Robert Dreyfuss, 2006

NATO’nun el kitabında resmen nasıl terör uygulanacağının kuralları yazılmaktadır. NATO bünyesindeki eğitimlerde kullanılan bir el kitabı olan “Sahra Talimnamesi 31-15” adıyla Türkçe’ye de çevrilmiştir. Bu talimnameye göre kontrgerilla örgütlenmesinin çalışmaları içerisinde adam öldürme, bombalama, silahlı soygun, işkence, kötürüm hale getirme, adam kaçırma, tedhiş, olayları tahrik, misilleme, rehine alıkoyma, kundakçılık, sabotaj, kara propaganda, yalan haber yayma, zorbalık, şantaj gibi yöntemlerin kullanılacağı açıklanıyordu.

NATO’nun bu kanunsuz operasyonları, Batı basını tarafından yarı resmî ağızlardan 1990 yılı başında itiraf edilmeye ve medyaya yansımaya başlamıştı.[7] NATO, çeşitli devletlerde örgütlediği, adeta devlet içinde devlet olan ve her türlü kanunsuz işi yapan Gladyo adlı örgütü kurmuştu.[8] Belçika NATO merkezindeki arşiv, tüm Gladyo eylemlerinin ‘kozmik oda’sıdır. Eğer burası bir gün açılırsa, sadece bugüne kadar bildiklerimizi değil, bilmediğimiz birçok şeyi de öğrenmiş olacağız.[9]

Amerikanın ve dış politkalarının bir nevi dokunulmazlığı vardır. Amerikanın yanlış ve saldırgan politkalarını eleştirenleri Amerika düşman olarak kabul eder, anti demokratik, ve hürriyet düşmanı olarak ilan eder. İngiliz gazeteci ve  Ortadoğu uzmanı olan Robert Fisk  bu konuyu şöyle  izah eder;  ‘11 Eylül 2001 saldırısından sonra özellikle Orta-Doğu’da her kim ABD politikalarına karşı geliyorsa  kişi suç işliyordur ve terör yanlısıdır demektir.  ‘[10]

Emperyalizmin en önemli özelliği, legal alanlar yanında  illegal alanları da kontrolü altında tutarak zaman zaman onları kullanmasıdır. ABD gizli servisleri dün ve bugün dünyadaki uyuşturucu trafiğini bizzat kontrol eder ve yürütür. Tıpkı İngilizlerin 19. yüzyılda Çin’i afyon bağımlısı yapması gibi, ABD de uyuşturucuyu hem illegal operasyonları için para kaynağı, hem de hedef ülkeleri içeriden çökertmek için kullanır. Sonrada bu paraları Batı bankalarında aklar. Ekonomisine kaynak sağlar. ABD, İngiltere ve diğer yandaşları desteğinde paralı askerleri teröristleri yalnız  Ortadoğu’da değil  Orta Asya, Gürcistan ve Ukrayna’da Rusya’ya karşı kullanmaktadırlar. ABD, küresel mafya yöntemleriyle küresel terör örgütleri oluşturdu.

‘Soğuk Savaş’ın ve Yeni Dünya Düzeni’nin yazılmamış bir bölümü vardır. Bu da ABD’nin bazen açıkça bazen gizlice muhafazakar-radikal İslamist aktivistleri desteklemesi ve cesaretlendirmesidir.’ [11] ABD radikal Müslüman grupları silahlandırıp yönlendirme tecrübesine 1980’lerde Afganistan’da başladı. CIA’nın Afganistan’da 1980-1989 arası Sovyetler Birliği ve Sovyet yanlısı Afganistan hükûmetine karşı Afgan mücahitlerini silahlandırma ve finanse etme programının kod adı  Siklon Operasyonu         ( Operation Cyclon ) idi.  Siklon Operasyonu CIA’nin o döneme kadar yapmış olduğu en uzun ve maliyetli gizli operasyonlarından biriydi. [12]

 

ABD işte Afganistan’daki Sovyet Rusya işgaline karşı 9 yıl süresinde başarılı bir şekilde örgütlediği ülkesi için savaşan mücahidlerden sonra Usamae Bin Ladin gibi adamlar birçok gruba bölünen  eli silahlı terörist canavalar oluşturacak ve  bunları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya devam edecekti.  Sovyetlere karşı savaşmaları için ABD eliyle ile yaratılan Usame Bin Ladin  gibi raikal İslamcı ve takipçileri ve  El Kaide ve Taliban doğdu.[13]Sonra İŞİD başta olmak üzere bir çok terör örgütü ortaya çıktı. Sonra bu örgütler başta komşu Pakistan olmak üzere İslam dünyasına yayıldı. Bu her yere yayılan teröristlerden dolayı           1980’lerin sonlarına doğru Pakistan’ın kadın Devlet Başkanı Benazir Butto (1953-2007) George W. Bush’a Frankeştayn’lar yaratıyorsunuz demişti.[14] O da Ekim 2007’de suikaste kurban gitti. ABD’nin arkasında olduğu İslamcı teröristler denilen oluşumun perde arkasının en kısa anlatımı budur.

 

‘ABD Afgan çocuklarını radikal İslam öğretisine göre eğitmek için  ders kitaplarına milyonlarca dolar harcadı. ‘Pakistan kanalıyla İslami gruplara yapılan  Amerikan yardımı , askeri yardımla sınırlı değildi.  Washington Uluslararası Kalkınma Ajansı aracılığıyla  Afganistan’da laik kurumların yok edilmesi dini telkin sürecini finanse etti. ‘[15]  Bundan sonra Afgan eğitim müfredatına  şiddeti  özendiren içerik  ve görseller  egemen olmaya başladı. CIA destekli dini okulların sayısı yalnız 1980’de 2 bin 500 sayısını buldu. CIA Taliban iktidarında(1996-2001) dini okulları ve radikal İslam felesefesine dayalı  okul-medrese  müfredatını daha çok desteklediği görüldü. 11 Eylül saldırısının gerçekleştiği  2001 yılına gelindiğinde  Afganistan’da CIA destekli dini okulların sayısı  39 bini geçmişti.[16]

ABD Afganistan macerasında ,yalnız  ezeli düşmanı Sovyetlere karşı savaşta ‘dini etkili bir silah ’ olarak kullanabileceğini değil bunu bütün İslam ülkelerinde uygulayabileceğini gördü.   CIA’nın eliyle silahlandırılan ve ‘mücahit’ dahil çeşitli isimlerce  adlandırılan  güçler vasıtasıyla ‘Allah yolunda Cihad’ın teşvik edilmesi ABD için bulunmaz bir silaha dönüştü. Böylece  CIA, cihat kökenli terörist üretmeyi bir sektör haline getirdi ve bu çok tehlikeli uygulama Afganistan, Ortadoğu derken Avrupa’ya kadar yayılarak  bugüne kadar geldi.

‘İŞİD’in silahları Amerika’dan, paralar Arabistan’dan(ve Katar’dan) yönetim ve eğitim ise Pakistan’dan sağlanmıştır. Türkiye’nin İŞDİ oluşum sürecinde verdiği destek unutulmamalıdır. İŞİD’e olan dış destek dikkate alındığında İngilizlerin I.Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu’da şekillendirdiği sınırların yerine Irak ve Suriye’yi istediği gibi şekillendiren İsrail ve ABD odaklı sınırlar ortaya çıkmaktadır.’[17]

ABD Başkanları da el altından CIA’nın NATO’nun organize ettiği bu terörist yetiştirilmesine  hep göz yumdu. İngiltere’de ABD’de ülkelerindeki camilerdeki radikal İslami  yapılanmalara göz yumuyorlardı.Terör uzmanı Yehudit Barsky 2005 yılında ABD’deki camilerin yüzde 80’i Suudi parası ve etkisiyle şiddet eğilimine yönelip radikalleşti demişti.[18] ABD’nin iç ve dış politikaları devamlı şiddet üretiyordu. Fakat kendilerini bütün dünyaya barış ve demokrasi hamisi olarak sunuyorlardı. Bu göz boyamaya Nobel kurumu bile alet oluyordu.

Başkan Obama’nın 2009 yılında Barış Nobeli alması bütün dünyayı aptal yerine koymaktan başka bir şey değildi. 1960’larda ve 70’lerde Güney Amarika’yı, Uzak Doğuyu kan gölüne çeviren politikaların  planlarını yapan,  savaş suçlusu olarak yargılanıp  tutuklanması gerektiği konusunda hakkında kitaplar yazılan[19] Henry Kissinger’in 1973 yılında Nobel Barış Ödülü alması ise kara bir komedi idi. ABD’nin meşhur Time dergisi bile bu ödülleri  eleştirmişti.[20]

ABD’ne 11 Eylül 2001 de yapılan terör saldırısı[21] dünyada büyük yankı yarattı. Suçlu hemen bulundu.Olayın sorumlusu, ABD’nin kendi eliyle yarattığı Usame Bin Ladin liderliğindeki EL-Kaide idi.  El Kaide oğul Bush döneminde Afganistan ve Irak işgallerini sağladı. Irak ve Suriye’de yine rejimi devirmekte kullanıldı. Suriye’de El Nusra adını aldı. Kısaca özetlersek,  ABD’nin Afganistan’da  eliyle yetiştirdiği  El Kaide  örgütü, ABD’nin kontrolü altında Ortadoğu’ya getirilecek bazı kolları isim değiştirerek Suriye’de El Nusra olacak bir kısmı IŞİD olacak ve değişik adlarla bir sürü terör örgütüne bölünerek Ortadoğu’yu kaosa sürükleyeceklerdi.  ABD’nin arkasında olduğu bu politika ABD’nin saldırgan işgalci politikalarını meşru kılmaya yarayacak önemli bir kozdu.

ABD, artık işgal etmek, kontrol altına almak istediği bölgelere önce bunları sürüyor, sonra  terör tehlikesi var diye önce ABD halkının ve medyasının eleştirilerini  susturuyor, sonra BM ve diğer ülkelerin eleştirilerini önlüyordu. Böylece kolaylıkla  terör var diye hedeflediği ülkeleri işgal etmek için oluşacak kamuoyu baskısını bertaraf ediyordu.  Terör artık ABD’nin en büyük silahı olmuştu. Ekim 2001’de Afganistan’ı, 2003’de Irak’ı, Ekim 2011’de Libya’yı, ve 2011’den itibaren eliyle yetiştirdiği terörist gruplar vasıtasıyla Suriye’yi kısmen işgal etme ve bölmeye devam etmektedir. Yalnız Suriye’de, Rusya ve İran; Suriye’ye arka çıktığı için ABD’nin hesapları tam tutmayacaktı.

 

 

İŞİD, başlangıçta ve şimdi günümüzde dahi gücünün ne kadar büyüyeceğini nerelere kadar gidebileceklerini bilmedikleri için kendi ideolojisine uygun olarak kendisine ne isim vereceğini bile tam bilmiyordu.  Bu terör örgütü,  diğer terör örgütlerinin  kollarıyla birleşip sesini duyurmaya başladığı 2000’li yılların ortalarından itibaren değişik isimlerle anıldı [22]ve en sonunda ‘İŞİD’ (Irak Şam İslam Devleti)’ de karar kıldı. Bu isimde sonradan değişik şekilde anılmaya başlandı. [23]

ABD’nin her sene yayınladığı ve terörist grupların listesini verdiği  resmi raporlarda PKK terörsitler listesinde baş köşede yer alıyordu.[24] Bu raporda bu örgütün terör faaliyetlerinin 40 bin kişinin canına mal olduğunu belirtiyordu. Buna rağmen ABD, PKK’ya açıkça destek verdiğini artık saklamıyordu. Bunu 2014’den itibaren Batı medyası da dile getiriyordu. [25] Bu raporlara aykırı hareket edip kendi eliyle terörist ilan ettiği gruplara ve PKK’ya yardım etmesi tek başına ABD’nin işine geldiği her fırsatta terör gruplarını kullandığının en büyük ispatıdır.

ABD,  emperyalist planlarını hayata geçirken en masrafsız ve kolay yolu bulmuş durumdadır. Radikal İslamcı teröristleri kullanarak işgal edeceği yerlerde kendisine yol açtırmakta bu sıra da  Müslümanı, Müslümana kırdırmaktadır. Bu gerçeği görmeyen işine gelmediği için uyanmayan Müslüman yöneticilerin hala ABD’yi dost görmeleri ondan medet ummaları ABD’ye askeri üs vermeleri [26]Müslüman dünyasının  en büyük sorunlardan biridir. Terrör tehlikesinden daha büyük bir sorundur. Aslında ABD’nin temel dış politikaları kendi başına  uluslararası  bir terör kaynağıdır. Bu ortamda İslam ülkelerinin bir gelişme göstermesi mümkün değildir.

Terör belasıyla uzun yıllar mücadele eden Türkiye’nin insan ve ekonomik açıdan büyük kaybı olmuştur ve ilerlemesinin önünde büyük engel teşkil etmiştir.[27] Hele silahlarımızın çoğunu ABD’den almamız ve ona tamamen bağımlı kalmamız çok büyük hata olmuştur.

 

 

 

[1] George F Kennan, A Faitful Error,   The New York Times,  05.02.1997

[2] Mara Einstein, Brands of faith: Marketing religion in a commercial age, Routledge, New York, 2007.

[3] Ronald Kessler, The CIA At War, St. Martin Grifffin Publ., New York, 2004, s. 276.

[4] “National Security Advisor Powers US Homeland Security Case”, International News Network, 19.03.2011, http://chiefcounterterrorism.blogspot.com/.

[5] Prof. Michel Chossudovsky, The Terrorists R Us. The Islamic State Big Lie, Global Research, 23.09.2014. What is not mentioned in the media reports is that the heads of State and heads of government who have endorsed America’s campaign against the Islamic State, advised by their respective secret services, are fully aware that US intelligence is the unspoken architect of the Islamic State, which is part of a vast network of US supported  ‘jihadist’  terrorist entities. Countries are either coerced into supporting the US sponsored resolution or they are complicit in the US terror agenda.

 

[6] Robert Dreyfuss,  Devil’s  Game:How the Uinted States Helped Unleash Fundamentalist Islam, New York: Metropolitan Books,  2006

[7] Clyde Haberman, “Evolution in Europe; Italy Discloses Its Web Of Cold War Guerrillas”, The New York Times, 16.11.1990;

Vulliamy, “Secret agents, freemasons, fascists… and a top-level campaign of political ‘destabilisation’”, The Guardian 05.12.1990.

[8] Daniele Ganser, NATO’s Secret Armies: Operation Gladio and Terrorism in Western Europe, Frank Cass, New York, 2005

[9] Clyde Haberman, “Evolution in Europe; Italy Discloses Its Web Of Cold War Guerrillas”, The New York Times, 16.11.1990;

Vulliamy, “Secret agents, freemasons, fascists… and a top-level campaign of political ‘destabilisation’”, The Guardian 05.12.1990.

[10] Robert Fisk, The Great War For Civilisation; The Conquest of The Middle East (London: Harper Perennial Publ.2006)  s.1034

[11] Robert Dreyfuss,  Devil’s  Game:How the Uinted States Helped Unleash Fundamentalist Islam, New York: Metropolitan Books,  2006, s.2

 

[12] Peter L. Bergen,  Holy War Inc: Inside the Secret World of Osama bin Laden, New York:  Free Press, 2001, s.68

[13] Usame bin Ladin 1979 yılında Pakistan’a gelerek Sovyetlere karşı savaşan mücahit güçlere katıldı. Ladin, babasından kalan tüm servetini komünizme karşı , cihat için dökmeye hazırdı. Cezayir’den, Sudan’dan ve Mısır’dan Arap savaşçılar örgütledi ve Afganistan’daki mücahit güçlere kattı. Afganistan’da başlayan bu harekete ‘Afgan Cihadı’ adı verildi. Bu uzun zamandır uykuda olan cihat fikri, koşullara uygun yeniden aktive edildi. Usame bin Ladin’in kurduğu denilen aslında ABD eli ile kurulan başına da Usame bin Ladin’in getirildiği Sunni El-Kaide örgütü de bu ideolojinin vurucu gücü oldu. ABD, Sünni Afgan Cihadını her yönden destekliyordu. Hatta dönemin ABD başkanı Ronald Reagan mücahidin liderlerini Beyaz Saray’da oval ofiste kabul etmiş ve onları özgürlük savaşçıları olarak tanımlamıştı. Böylece cihat, Sovyetlere karşı bir tür özgürlük mücadelesi ideolojisi haline geldi.

[14] Mark Hosenball, War on terror: The road to September 11, Newsweek, 30.09.2001

[15] Michel Chossudowsky, 9/11Analysis: From Ronald Reagan and the Soviet –Afghan War to George W Bush and  September  2001, Global Research, 09.09.2010

[16] Hamide Yiğit, Tekmili Birden İŞİD, Istanbul: Tekin Yay. 2016,  s.216-2017

Michel Chossudowsky, 9/11Analysis: From Ronald Reagan and the Soviet –Afghan War to George W Bush and  September  2001, Global Research, 09.09.2010

[17] Hüseyin Hakkı Kahveci, Yeşil Hücreler, İstanbul: Togan Yay. 2014, s. 297

[18] Robert Spencer,  Most U.S Mosques Teach Violance, Human Events, 14.06.2011

[19] Christopher Hitchins, The Trial of Henry Kissinger,  London-New York: Verso, 2001

[20] Jack Philips, Nobel Winnin Wrangling :Barack Obama- Henry Kissinger , Time, 07.10.2011

[21] 11 Eylül 2001 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri‘nde ki iki farklı hedefe intihar saldırısı düzenlemesiyle gerçekleşen bir dizi saldırı. Saldırılar sonucunda 19 hava korsanı dahil 2.996 kişi hayatını kaybederken, 10 milyardoların üstünde maddi hasar meydana geldi.

 

[22] – İlk kurulduğu ve eylem yapmaya başladığı 2001-2004 yıllarda ismi  ‘Cemaat el-Tevhid vel-Cihad’
– Ekim 2004’te  ‘Tanzim Kaidat el-Cihad fi Bilad el-Rafidayn’-‘Mezopotamya El Kaidesi’- ‘Irak el Kaidesi’
– Ocak 2006’da ‘Mücahidin Şûra Konseyi’
– Ekim 2006’da bu isim  ‘Irak İslam Devleti’  olarak değiştirildi.                                                                             – Nisan 2013’te  ‘Irak ve Şam İslam Devleti’  adını aldığı ilan edilmiştir                                                                          – Suriye’de ve Irak’ta ki toprak kazanımlarıyla birlikte üyeleri ve sempatizanları arasında “İslami Devlet’ (İslam   Devleti)  olarak anılmaya başlandı.

[23] Türkiye’de resmi organlar ve  basın, uzun zaman bu terör örgütünden kendisine verdiği ismin Türkçeleştirilmiş ve kısaltılmış şekli olan  IŞİD’i kullandı. Her zaman olduğu gibi birkaç sene sonra uyanıldı  ve birden İslam Devleti  ve İslam’ın terör örgütü ile yan yana anılmasından rahatsız olundu. Türkiye’de siyasi iradenin de bu ismi kullanmaması sonucu yayın organları IŞİD ismini bir kenara attı  bu örgüt Arapça adlandırılış şekliyle  “ad‐dawlah al‐Islamiyah fi’l‐Iraq wa ash‐Sham”ın kısaltılmışıyla, DAEŞ olarak adlandırılmaya başlandı.

IŞİD’in İngilizce’de karşılığı ISIS ve ISIL kısaltmalarına denk geliyor. ISIS kısaltması IŞİD örgütünün tam karşılığına (The Islamic State of Iraq and al Sham) tekabül ediyor. Kasım 2015’de Cumhurbaşkanı Erdoğan, Paris’te Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde katıldığı konferansta ki  konuşmasına kadar, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütüne ilişkin tüm açıklamalarında örgütten kısaltılmış adıyla, yani  ‘IŞİD’ olarak bahsediyordu fakat Paris’te örgüt için ilk kez  ‘DAESH (DAEŞ-DEAŞ)’  terimini kullandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın örgüte DEAŞ demekte ki amacı; ‘terör örgütünden veya terör devletinden bahsederken İslam sözcüğünün kısaltılmış halini bile ağzına almamak.’  Fakat siz ister buradan İslam kelimesini çıkartın ister görmemezlikten gelin bu örgüt Allah adına hareket ettiğini iddia edip koyu şeriat kurallarına bağlı bir İslam devleti kurmaya çalışıyor ve bu örgüte katılanlar güçlerini Kuran’ın-islam’ın emirlerinden aldıklarına inanıyorlar. Kendileri gibi düşünmeyen herkesi kafir ilan edip öldürüyorlar. Kısacası bu katliamları İslam adına yapıyorlar.

 

[24] Country Reports on Terrorism 2015                                                                   https://www.state.gov/j/ct/rls/crt/2015/

https://www.state.gov/j/ct/rls/crt/2015/257523.htm

Chapter 6. Foreign Terrorist Organizations; Kurdistan Workers’ Party (PKK) Partiya Karkeran Kurdistan; the People’s Defense Force;..  Description: Founded by Abdullah Ocalan in 1978 as a Marxist-Leninist separatist organization, the Kurdistan Workers’ Party (PKK) was designated as a Foreign Terrorist Organization on October 8, 1997. The group, composed primarily of Turkish Kurds, launched a campaign of violence in 1984. The PKK’s original goal was to establish an independent Kurdish state in southeastern Turkey. In recent years, however, the PKK has spoken more about autonomy within a Turkish state that guarantees Kurdish cultural and linguistic rights. Activities: In the early 1990s, the PKK moved beyond rural-based insurgent activities to include urban terrorism. Anatolia became the scene of significant violence, with some estimates suggesting at least 40,000 casualties.

 

[25] Liz Sly, U.S. military aid is fueling big ambitions for Syria’s leftist Kurdish militia, The Washington Post, 07.01.2017

Erika Solomon, PKK terorists crucial to fight against Isis, Financial Times, 16.08.2014

Dean Murphy, Are the US, France, and UK lining up to support the ‘terrorist’ PKK in Iraq?

The Christian Science Monitor, 15.08.2014

 

[26] ABD dünyada mümkün olan her yere askeri üs kuruyor. ABD dünyada 70 ülkede yaklaşık  800 tane askeri üssü bulunuyor.  Ülke dışındaki ABD askeri üsleri 2015 yılı itibariyle ABD’ye   senede 150 milyar dolar üzeri bir maliyeti var. Hem ABD hem dünya için büyük tehlike arzediyorlar.                                                          David Vine, Base Nation: How U.S. Military Bases Abroad Harm America and the World ,  New York:  Metropolitan Books, 2015

 

[27] 1984’de başlayan PKK teröriyle, 2015 yılından itibaren diğer terör örgütlerinin de devreye girmesi ve Suriye’deki terör nedeniyle  Türkiye’ye göç edenlerin maliyetiyle 2017 yılına gelindiğinde  30 yılı aşkın sürede bugünkü hesaplamalarla 1.5 trilyon dolar olduğu söyleniyor. 11 Mayıs 2015 günü dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul’da Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın toplantısında yaptığı açıklamada’ 30 yılda   40 binin üzerinde insanımızı kaybettik. İç ve dış politika, özellikle de demokratikleşme, bu olumsuz süreçte derinden yara aldı. Ekonomik maliyet ise çeşitli hesaplamalara göre ki ben asgarisini veriyorum 350 milyar dolar civarında oldu….

0

CIA Suikastleri

ABD Kirli Çamaşırlarını Açığa Çıkaranları Bir Şekilde Susturuyor

ABD’li  gazeteci ve bağımsız araştırmacı Gary Webb’in  Aralık 2004’teki “intiharı” oldukça şüpheliydi. Nikaragua’daki “kontraslar”la CIA ilişkilerini gösteren, kokain üretiminin finanse edilmesi, ABD’nin güney eyaletlerine getirilerek satışını CIA’nin nasıl kontrol ettiğini ortaya çıkaran makaleleri bir araya getirerek 1996 yılında “Gizli İttifak” (Dark Alliance)  adlı röportajı yayınladı. Sonra bu roportaj kitap haline geldi.[1] Gary Webb’in, hayatı boyunca solak olmasına rağmen güya sağ eli ile kendi kafasına iki kurşun sıkarak “intihar” ettiği bildirildi. ABD ve CIA’nın kirli çamaşırlarını ortaya koyması onun sonunu getirmişti.[2]

 

Bir başka araştırmacı, CIA sivil uçak pilotu Phillip Marshall, en çok satan: “Yanlış bayrak altında operasyon: Bush, Cheney ve Suudi Arabistan 11 Eylül sonrası nasıl Yeni Dünya Düzeni kurdular [3]adlı kitabın yazarıydı. Bu kitabında o, ABD yönetiminin 11 Eylül saldırılarını nasıl düzenlediğini ortaya koydu. Marshall 10 yıl üzerinde çalıştığı ve George Bush’un Suudi istihbaratı ile ilişkileri ispat eden “En büyük yalan: 11 Eylül 2001 ve teröre karşı mücadele” adlı kitabını bitirmek üzereydi. Ölümünden kısa bir süre önce, Marshall arkadaşlarına, hükümet üyeleri konusunda bazı ifşa edici bilgilere sahip olduğunu anlatmıştı.

 

Şubat 2013 yılında  54 yaşındaki Philip Marshall 14 ve 17 yaşındaki çocuklarını ve  köpeğini öldürdü  daha sonra da  intihar etti[4] olarak kayıtlara geçti. ABD’li eski istihbarat ajanı (US National Security Agency Officer) Wayne Madsen’e göre  Phillip Marshall CIA’nın uyuşturucu kaçakcılarıyla işbirliği yapmasını ve 11 Eylül terör saldırısının arkasındaki gerçekleri ortaya çıkardığı için öldürülmüştü. [5] Bu konudaki ölüm listeleri uzar gider. Çok uluslu şirketlerin yürüttükleri politikaya uyum sergilemeyen veya onları ifşa edenler her an işten atılabilir, takip edilebilir veya öldürülebilir. [6] ABD ve CIA kendi kirli çamaşırlarını açığa çıkaranları hiç affetmiyor. Buna kendi vatandaşları da dahil.

 

CIA ve taşaronları vasıtasıyla karşıtlarını  ortadan bir şekilde kaldırıyor. Kimi kaza, kimi ani beyin ve kalp krizi kimi intihar süsü verilerek yok ediliyor.  O kadar acımasızlar ki bazılarına intihar süsü vermek ve bunun inandırıcı olması için o kişiyi top yekün ailesi hatta evcil hayvanlarıyla  birlikte yok ediyorlar. Demokrasi havariliğini elinden bırakmayanlar bütün dünyada insanları uyandırmaya çalışan temiz aydın ve cesur insanlar için büyük bir tehlike kaynağı oluşturuyorlar.  Aslında yalnız bunları ifşa edenler değil ABD halkı da dahil bütün insanlık bu acımasız güçlerin tehdidi  altında yaşıyor,  çoğu kimsenin de bundan haberi yok.

 

“Investmentwatch” web sayfası 13 Şubat 2015’te  12-13 Şubat 2015 arası 24 saat içinde ABD’de dört gazetecinin öldüğüne dikkat çekti. (biri yaralanmıştı) [7] Şubat’ta iki gün içinde NBC, CBS  ve New York Times’dan.  Ned Colt, Bob Simon ve Davis Carr adındaki üç Amerikalı gazeteci ansızın öldü. Bir diğer gazeteci olan Bob Hager ise yaptığı trafik kazası sonucu ölümden döndü.

-Ned Colt “NBC” muhabiri idi. Irak savaşıyla ilgili röportajlar yapan Ned Colt bir süre orada esir olarak tutulmuştu. 12 Şubat’ taki ölümü ise beyin kanaması sonucu gerçekleşti.

-Ünlü araştırmacı, “CBS” muhabiri Bob Simon da aynı gün yani 13 Şubat’ta trafik kazası sonucu hayatını kaybetti.

-David Carr, uzun yıllar “New York Times’da çalışan bir meşhur gazeteciydi. Eski CIA çalışanı, Amerika gizli servislerini ifşa eden sızıntıları ile gündeme gelmiş Edward Snowden’le yaptığı röportajın hemen sonrasında 13 Şubat’ta  hayatını kaybetti.

-Trafik kazasında yaralanan Bob Hager  da Irak’ta militanlar tarafından esir edilmiş fakat daha sonra serbest bırakılmıştı.

 

17 Ocak 2015’te, ABD’de daha vizyona girmeden büyük yankı uyandıran “Gri devlet” filminin yönetmeni ve yapımcısı 29 yaşındaki David Crowley’in cesedi bulundu. Yanında 28 yaşındaki  eşi ve 5 yaşındaki kızının da cesedi vardı. Hepsi kurşuna dizilerek öldürülmüşlerdi. Olay yerinde bulunan delillere göre, Irak ve Afganistan savaşları gazisi Crowley’in güya eşini ve kızını katlettiği, daha sonra da intihar ettiği sonucuna ulaşıldı. Fakat Dacota polis dairesinden “ölüm olayının şaibeli” olduğu ve soruşturmanın sürdürüleceği belirtildi.[8] Olayın intihar olmasından yalnız polis değil Crowley’in yakınları da kuşkulanmaktadırlar. Çoğu gözlemciler Crowley’in ve ailesinin ölümünün onun yaptığı son proje ile doğrudan ilgili olduğunu ve yapılanın sanki bir ceza olduğunu varsayıyorlar.

 

David Crowley son yıllarda yönetmeni olduğu “Grey State” (Gri Devlet) filminin konsepti üzerinde çalışmaktaydı. Filmi yapmak için bir sponsor bulamadı çevresinden topladığı 61 bin dolar gibi küçük bir bütçeyle filmi yaptı. [9]Filmin konusu,  ABD’nin giderek sert ve yozlaşmış engizisyon ve polis devleti olma sürecidir. ..“Gri devlet” her bir vatandaşını izler ve gözlemler, mevcut rejimi sorgulama cüretinde bulunan her bir Amerikalının evine istediği zaman girebilen özel askeri timler bulundurur. Film çok uluslu şirketlerin diktatörlüğüne karşı bir “meydan okuyan ve bu gerçekleri anlatan bir film. Nitekim filmin yaratıcılarına göre halkların düşmanları çok uluslu şirketler ve onların kuklası haline gelmiş olan modern devletlerdir.[10]

Yönetmenin intiharı ile ilgili resmi açıklamayı arkadaşları, meslektaşları ve yakın akrabaları reddetmekteler. Onlara göre, Crowley çevresi tarafından ciddi bir desteğe sahipti, ailesini çok seviyordu. Crowley, Irak ve Afganistan savaşlarına katılmıştı. Peki, hayatını tuhaf bir şekilde kaybeden Amerikalı vatansever araştırmacı bir tek Crowley midir? Hayır. Gerçekleri söylemekten korkmayan ve hayatlarını şüpheli bir şekilde kaybeden Amerikalı araştırmacıların listesi oldukça uzundur.

 

 

 

 

 

 

[1] Gary Webb, Dark Alliance: The CIA, the Contras, and the Crack Cocaine Explosion(New York: Seven Stories Press. 1998)

[2] Nick Schou, Kill the Messenger: How the CIA’s Crack Cocaine Controversy Destroyed Gary Webb. (New York: Nation Books. 2006)

[3] Phillip Marshall,False Flag 911: How Bush, Cheney and the Saudis Created the Post-911 World ( New York: Book Surge Publ. 2008)

[4] Rachel Quigley, Former airline pilot and conspiracy theorist ‘shot dead his two teenage children and his dog before turning the gun on himself’ Daily Mail, 07.02.2013

[5] Alex Jones, CIA Killed Phillip Marshall for Leaking 9/11 Secrets: Dr. Kevin Barrett, Infowars.com 05.03.2013

 

[6] DR. Fuad Hilalov, Gri Devlet, Aydınlık, 26.03.2015

[7] 4 US journalists dead past 24 hours — in the US! Investment Watch, 13.02.2015                                http://investmentwatchblog.com/4-us-journalists-dead-past-24-hours-in-the-us/

[8] Wills Robinson, Gun-enthusiast, his dietitian wife and their five-year-old daughter lay dead from murder-suicide in their suburban home for weeks  before neighbors discovered them, Daily Mail, 18.01.2015

[9] Amanda Warren, Gray State Film Family Killed, Labeled Murder Suicide Dead for Weeks, Activist Post, 19.01.2015

[10] Senarist Guillermi Jimenez, Irak ve Afganistan Savaşları gazilerinin devletin anayasaya aykırı ve savaşa karşı olan görüşlerini aktaran “oathkeeper.org” web sayfasının kurucuları Stewart Rodos ve Stieve Rodos’da “Gri devlet” projesini açıkca destekleyenler arasındaydılar. Onlara göre, NDAA – National Defence Autorization Law (Milli Savunma Yasası) – Amerikan vatandaşlarına savaş ilanından başka bir şey değildir. 2001 yılında Başkan Obama tarafından imzalanmış olan söz konusu yasa terörizm konusunda en ufak şüphe yüzünden, asker ve polise ABD ve diğer ülke vatandaşlarını hiçbirresmi suçlama veya yargılama olmadan hapse atma veya infaz etme hakkı tanımaktadır. Günümüzde bu varsayımlarla yüzlerce ABD vatandaşı hapislerde çürümektedir.